Etiket arşivi: Sosyalizm

Sosyalist Bir Merkezin Zorunluluğu



24 Haziran seçimleri milliyetçi-muhafazakâr cephenin zaferiyle sonuçlandı.

24 Haziran’a gerçek anlamıyla iki blok girdi. HDP etrafında bir araya gelen demokratik, sol-sosyalist ve yurtsever güçler; resmi ideolojinin ürünü diğer sağ, milliyetçi, muhafazakâr güçler… Tüm zorluklara rağmen demokrasi cephesini temsil eden HDP’nin Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan’ın ‘baraj altı bırakın’ ‘talimatına ve tüm baskılara rağmen barajı aşması önemli bir yerde duruyor. Ancak ortaya çıkan tablo ülkede etkisini artıran milliyetçi dalganın meclise de yansımış, milliyetçi, muhafazakâr, ulusalcı sağ bloğun çoğunluğu kazanmış olduğunu gösteriyor. Bu tablo, önümüzdeki dönemin zorluğu hakkında bizlere önemli veriler sunuyor. Sosyal yaşamımızdan, çalışma yaşamımıza bunu yoğun şekilde hissedeceğiz.

Yükselen milliyetçiliğe-dinciliğe karşı, sorunların temel çözüm noktasında duran sosyalizmin güçlerinin toparlanmaya ve yeni bir perspektife ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Sosyalistler açısından ittifaklar kaçınılmazdır. Tabi ki ittifaklar yapılacaktır. Bu, dışımızdaki toplulukların iknası, kazanılması en azından asgari müştereklerde bir diyalog yakalanması, merkezileşmiş faşizme karşı geniş bir demokratik cephenin oluşturulması anlamıyla zorunludur. Halkın, emekçilerin lehinedir. Bu ülkenin ezilen ulus, inanç ve cinsiyet kimlikleriyle demokratik bir ittifak yürütülmelidir. Ancak milyonlarca emekçinin örgütsüzlüğü, işçi sendikalarının bürokratik yapısı vs. emekçileri burjuva partilere yedeklenmekte sınıf sorunu, sosyalizmin sorunu olduğu yerde durmaktadır. Emperyalizm tüm dünyayı ekolojik, sosyal ve ekonomik çöküşe doğru hızla götürmektedir. Emperyalist barbarlığın insanlığı ve onun bir parçası olduğu doğayı hızla bir yok oluşa sürüklediği, milyonların açlık sınırı altında yaşadığı dünya ve ülkemizde, bu talan düzenine karşı sosyalizm bayrağını dalgalandırmak, bu bayrağı daha yükseklere taşımak zorunludur.

Halkın sosyalistlere olan güveninin erozyona uğradığı, sosyalizmin önemli örgütlenme sorunları yaşadığı açık. Her grup ve/veya partinin yeni çıkışlar yapma çabalarının bir karşılığının olmadığı, halkta bir etki yaratmadığı sosyal pratikte herkes tarafından görülmektedir. Tabi dünyada SSCB’nin çöküşüyle birlikte sosyalizmin güç kaybettiği, kapitalizme göre önemli ölçüde etkisini yitirdiği bunun da ülkemiz sosyalist güçlerini de etkilediği aşikar. Genel olarak dünyada solun gerilediği, sağın ise yükseliş kat ettiğini görmezden gelemeyiz. Bu etki ve gelişmelerden azade değiliz. Ama bu gerilemeye artık dur dememiz gerekmektedir.

Sosyalist güçlerin dağınıklığı, irili-ufaklı gruplara bölünmesi emekçiler ve ezilenlerde önemli bir güvensizliğe neden oluyor. Bazı durumlarda yani ilkesel olarak ifade ettiğimiz konularda bölünme kaçınılmaz olabilir ancak biz de yaşanan tam olarak böyle değil. En azından benim gözlemlediğim bu. Bölünmelerin ağırlıklı merkezi gruplaşmaya veya örgütler içindeki güç, iktidar ilişkisine dayanıyor. Bunu yapmaya kimin hakkı var? Yani bir devrimi yemeye, heba etmeye..? Kimsenin yok elbette! Sosyalistlerin siyasete müdahale etmesi; sosyal, siyasal ve ekonomik sorunlarda edilgen değil etken bir rol oynaması gerekiyor. Ancak bu öz güvensizlik, bu takatsizlikle nasıl yapacağız? Ülke siyasetinde etkimiz sınırlı. Kendine sınırlar çizen, belli alanlara hapsolan bir siyasetle değil, ülke siyasetine ve dünya siyasetine müdahil olan müdahale eden bir perspektifle hareket etmemiz, örgütlenmemiz gerekiyor.

Nereden başlamalı peki? Geçmişin artısıyla, eksisiyle yüzleşmeli. Sonra belki bir sosyalist kongre, blok veya platform vs.vs. içinde bir araya gelinebilir ve sosyalizmin temel sorunları, örgütlenme modelleri, ülkedeki ve dünyadaki güncel siyasal gelişmeler üzerine ciddi tartışmalar yürütülebilir. En azından bir adım atılabilir. EGO’larımıza, ‘kutsallarımıza’ dokunmadan, ‘tanrılarımızdan’ kurtulmadan ilerleme sağlamak imkânsız. İlk önce herkes aynayı kendine tutmalı, kendi gerçekliğiyle yüzleşmeli. Geçmişin kısır, kindar öfkelerini, tartışmalarını geride bırakıp geleceğe bakalım. Bunun için çaba göstermeye değer. Bu adım, her şey değil; ama önemlidir. Bu önemi kavrayan ilerler, kavramayan mazisiyle övünmekten öteye bir adım atamaz.

Yükselen milliyetçiliğe, dinciliğe, emperyalist/kapitalist talana karşı panzehir; anti-emperyalist, anti-faşist, anti-kapitalist birleşik bir mücadeleden geçiyor. Birleşik sosyalist bir merkezin eksikliği, her geçen gün kendini daha ağır ve yakıcı bir şekilde hissettiriyor.
Şenol
24.07.2018

Çocuğun Politik Olma Hakkı Üzerine




İsrail askerlerini taşlayan, zırhlı araçlara karşı barikat kuran Filistinli çocuklar birçok insan tarafından saygıyla karşılanır. Dünyanın birçok yerinde özellikle ulusal sömürü altında ezilen millet veya milliyetlerin, ezilen inançların ve kapitalist sömürüye karşı duran yoksulların çocukları ellerine taş ve sapanlarını almış, küçücük bedenleriyle direnmişlerdir/direnmeye devam etmektedirler. Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi kimlikler sorununu çözememiş ülkemizde de bu böyledir. “Taş atan çocuklar” olarak medyada yer edinen Kürt çocukları da bir dönem ülkemizde büyük gündem olmuştu.

Filistin’de ya da Kürdistan’da veya dünyanın herhangi bir yerinde çocuklara ellerine taş aldıran, koca zırhlıları o taşlarla dövdüren nedenler ana akım medyanın, sömürgecilerin ifade ettiği gibi ‘kandırılmış’ olmaları mıydı? Elbette değil! Çocuklar adına kesin bir yargı vermek doğru olmaz, belki. Bir kısmı bu direnişi bir oyun olarak görebilir/görmekte. Ancak çocukları alana çıkaran asıl neden yaşadıkları baskıdan başka bir şey değil. Her gün evi mahallesi basılan, sokakları kar maskeli kişilerce, zırhlı araçlarla kuşatılan, aile fertleri yaka paça gözaltına alınan-tutuklanan-işkence gören çocukların dünyasında zırhlı araçlar ve onu kumanda edenler taş atılması gereken hedeflere dönüşebiliyor. İşte bugün Filistinli çocuk direnişçi Ahed et-Temimi’nin tutuklanması tüm dünyada büyük yankı uyandırdı. Peki Ahed’in duruşunu yanlış bulan var mı? Vereceğiniz cevap soruna nereden baktığınıza bağlı. İsrailli bir siyonistseniz Filistinli bir çocuğun direnişi sizi rahatsız eder, yaptığı zafer işareti kanı beyninize sıçratır. Ya da bir Türk ırkçısıysanız Diyarbakır’da bir Kürt çocuğunun TOMA taşlaması sinirlerinizi hayli bozabilir. “Kandırılmışlar” argümanı sonrası “çocuk da olsa kadın da olsan gereği yapılacak” talimatı sizde sempati uyandırabilir. Ancak barikatın arkasından bakıyorsanız dünyaya bu durum size pek şaşırtıcı gelmez. Dünyanın pek çok yerinde çocuklar çocukluklarını doyasıya yaşıyorken, sizin çocuklarınızın barikat başında olmaları, ellerine taş almaları canınızı bir hayli yakabilir ama onları anlayabilirsiniz. Ellerindeki taşların “kandırılmışlıkla” alakalı olmadığını çok rahat bilirsiniz. Dedim ya soruna nereden baktığınızla ilintili bütün mesele.

Çocuğun politik olma hakkı evrenseldir. Anadilini konuşmak ve öğrenmek istemesi, ülkesindeki işgalin son bulmasını istemesi, özgürlük istemesi, adalet istemesi, eşitlik istemesi; annesinin-babasının tutuklanmasını, işkence görmelerini istememesi, polis-asker hakareti duymak istememesi insan hakkıdır.  Ve politiktir. Çünkü egemen politik iktidarın yok saydığıdır, uyguladığı baskıdır bunlar. Doğal olarak karşı çıkışı da politiktir. Annesi, babası, kardeşi, arkadaşları, komşuları, akrabaları zulüm görmüş, toprakları işgal edilmiş, dili yasaklanmış, emeği gasp edilmiş bir halkın çocuğunun eline taş alması hakkıdır. Bu politik bir duruştur. Ve tüm dünyada hüküm süren eşitsizlik, adaletsizlik ve sömürünün mimarlarının bunu yargılama hakkı yoktur. 

Çocukluklarımızın çocuk gibi yaşayacağı bir yaşamı var etmemiz gerekiyor. İnanıyor, güveniyor ve biliyoruz ki, çocukların çocuk gibi yaşayacağı tek sistem sosyalizmdir. Savaşsız, sömürüsüz, eşit, adil, özgür bir gelecek için sosyalizm en çok da çocuklarımız için gereklidir.

Şenol

26.12.2017

Daha İyisini Yapabiliriz


Ekim Devrimi’nin yüzüncü yılındayız. Dünya emekçilerinin iktidarı ele geçirdiği Ekim Devrimi, dünya emekçi ve ezilen halklarının devrim tarihinde unutulmayacak ve öğrettikleriyle geleceğimize ışık tutacaktır. Ekim Devrimi’nin itici gücüyle  tüm dünya emekçileri kendi ülkelerindeki gerici iktidarları devirmek için büyük mücadeleler vermiş, bu  mücadeleler Çin, Vietnam, Küba vb. gibi birçok ülkede başarıya ulaşmış, kimi gerici devletleri ise önemli ölçütte geriletmiş ve emekçiler lehine kazanımlar sağlamıştır.
Ekim Devrimi’nin yüzüncü yılı ülkemizde de coşkuyla karşılandı. Ağırlıklı olarak salon etkinlikleri (panel, sempozyum, konferans) yapıldı. Bunların hemen hemen tamamı sovyet deneyimleri, yenilgiye götüren hatalar, tarihsel çerçeve, önder rolleri, partinin rolü vs. üzerine tartışmalarla geçti. Sosyal bilimler dergileri ve siyasal dergiler Ekim-Kasım sayılarını 100.yılı vesilesiyle Ekim Devrimi’ne, Sovyetlere ayırdı. Tüm bu çalışmalar çok değerli. Önemli tartışmalar yürütülmekte, önemli bilgiler paylaşılmakta. Farklı alanlardan sosyalistler fikir tartışması yürüttü. Bu önemlidir, değerlidir ve gereklidir. Eleştirilmesi gereken konu ise esasta tartışmaların mahiyeti ve kapsamı aynıyken, her sosyalist grubun kendi rüzgarını estirme çabasıydı. Yani aslında tüm gruplar ortak birkaç panel, sempozyum, konferans üzerinden bu tartışmalarıyürütebilirdi. Bu çok daha etkili, kapsayıcı ve geliştirici olurdu. Ama olmadıOrtaklaşma konusunda eskiye göre daha iyi durumda olsak da bu konuda daha çok çaba harcamalıyız.
Yüzyıl sonra daha iyisini yapabiliriz. Evet! Paris Komünü, Ekim Devrimi, Çin Devrimi, Büyük Proleter Kültür Devrimi vb. hataları ve katkılarıyla dünya komünist hareketinin miraslarıdır. Bunlar dışında dünya komünistleri, devrimle sonuçlanmamış, mücadelelerin hala sürdüğü engin deneyimleriyle önemli bir direniş ve mücadele mirasına sahiptir. Emekçilerin ve ezilenlerin sömürüye karşı verdikleri tüm mücadeleler mirasımızdır.Onlardan öğrenmeliyiz. Ancak gelinen aşamada daha iyisini yapmak zorundayız. Bilgi birikiminin ve tecrübelerin yüzyıl öncesine göre daha çok olduğu,  olgunlaştığı günümüzde Ekim Devrimi’nden, Çin/Kültür Devrimi’nden daha iyisini yapmalıyız. Yapabiliriz! Yüzüncü yıl tartışmalarında esas sorunsalımızın sosyalizmin örgütlenme sorunları ve geleceği olması gerektiğini düşünenlerdenim. Yenilenin sosyalizm olmadığı Sovyet deneyimi olduğu konusunda sık kullanılan bir argümandır. Bu argüman yanlış değildir ancak eksiktir. Neden? Çünkü burada yapısal bir sorunun olduğu açık. Yoksa sosyalizmin geriye düşüşünü sadece tek tek ülkelerdeki yenilgilerle açıklayamayız. Ya da kapitalizmin saldırılarıyla… Bu kendimizi kandırmaktan öte bir anlam taşımaz. Günümüzde sosyalizmin emekçiler nezdinden güven kaybetmesinin, onların kendi kurtuluşmücadelelerine yabancılaşmasının nedeni sadece dışımızdaki nedenlere bağlanamaz. 

Sorunu aşmak için öncelikle cesur olmalıyız. Geçmişin hatalarıyla korkmadan  yüzleşmeliyiz.  Emekçilerin nezdinde karşılığı olmayan, onları sosyalist örgütlenmelerden uzaklaştıran örgüt modellerinden kurtulmalıyız. Örgüt modelleri üzerine ciddi tartışmaların yürütüldüğünü biliyoruz. Meclis örgütlenmeleri çözüm olarak önerilen bir model. Başarılı olur mu? En azından denemeye değer. Daha iyisi olur mu? Olur. Dediğim gibi daha iyisi için ciddi kafa yormalıyız. Önder-lider miti etrafından birleşen örgütlenmelerin toplumda ilerletici bir rolü olmadığı, ileri bir rolü olanların dahi bir süre sonra gericileştiği, kendini tekrar ettiğini tecrübe ettik, etmeye de devam ediyoruz. Toplumun büyük kısmında, sosyalistler de dahil, lider kültü ‘önemli’ bir örgütlenme aracı. Maalesef..! Bunu aşmalıyız. Tarihten bireylerin rolü önemlidir. Bunu inkar etmiyorum. Ancak hiçbir önder, lider, şef emekçi halkların mücadelesinden bağımsız bir başarı kazanmamıştır, kazanamaz da. Ekim Devrimi, Çin Devrimi, Kültür Devrimi, Küba, Vietnam vs. tarihteki tüm gerçek ilerlemeler, kazanımlar, devrimler emekçi halkların can pahasına verdikleri mücadelelerin eseridir. Bu yarın da böyle olacaktır. Daha birçok sorunumuz var. Ben sadece ikisine değinebildim. Daha detaylı bir analiz, geniş bir tartışmanın ve tecrübenin konusu. En azından sosyalizmin örgütlenme sorunlarını ve geleceğini dert edinen kurum ve aydınlar ilk elden bir araya gelebilir.
Yüzüncü yıl tartışmaları yüz birinci yıla taşar mı? -Bilemiyorum. Ancak Sosyalizmin örgütlenme sorunları ve geleceği üzerine düşünmek, çözümler üretmek zorundayız.  İnsanlığın ve onun parçası olduğu doğanın tek kurtuluşu sosyalizmden, komünizmden geçmektedir. Ekolojik yıkımın boyutu, gelir adaletsizliğin her geçen gün derinleşmesi gibi, kapitalizmin insana ve doğaya verdiği zararlar düşünüldüğünde çok da zamanımızda yok aslında. Sosyalizm hemen gereklidir. O zaman daha çok çabalamalı, daha çok yoğunlaşmalıyız.


Şenol
11.12.2017

Aylan Kurdi’lerin Çığlığı

           
       
Aylan Kurdi ismi umarım birçoğunuza bir şeyler çağrıştırıyordur. Çağrıştırmıyorsa biraz hafızalarınızı yoklayın. Hatırlamadıysanız internette arama motoruna hemen yazın. Evet buldunuz sanırım. Aylan Kurdi bir mülteci çocuk. Akdeniz’in kimilerine tatil kimilerin ölüm olan acımasız sularında can verdi. Cesedi kıyıya vurdu ve bir jandarma tarafından kucaklandı, fotoğrafı tüm dünyada yankı buldu. Binlerce Aylan Kurdi zorunlu göç yollarında öldü.

Mülteciler tüm dünyada en kötü yaşama koşullarına mahkûm edilmiş durumdalar. Emperyalistlerin daha çok kar uğruna talan ettiği, savaşlar açtığı, çok uluslu tekelleriyle iliklerine kadar sömürdüğü, yer altı ve yer üstü kaynaklarını çaldığı bölgelerden milyonlarca dünya vatandaşı, sınırları çiğneyip, tel örgüleri aşıp göç etmekteler. Suriye, Irak, Libya, Afganistan, Pakistan, Afrika kıtası yani yoksulluğun, savaşın ve sömürülenlerin diyarlarından ‘muasır medeniyetler beşiklerine’ ulaşmak için büyük denizleri aşıyor, yüz binlerce kilometre yol kat ediyorlar.

ABD, AB, Rusya ve diğer tüm sömürücü devletler insan hakları konusunda her daim ikiyüzlü davranmışlardır. Mülteciler konusunda da ikiyüzlü davranıyorlar. Mültecileri uluslar arası ilişkilerinde pazarlık konusu yapan AB’li sömürücüler, milyonlarca mültecinin ülkesini sömürüp savaşları kızıştırdıkları yetmiyormuş gibi dünya insan hakları tarihine kara bir leke olarak geçecek  ‘mülteci antlaşması imzaladılar.

Türkiye’de de durum farklı değil. Suriye’den gelen son göçle ülkemizin dillere destan ‘misafirperverliği’ camii önlerinden AVM önlerine, sanayi havzalarından tarım alanlarına, mahallelerden okullara muazzam bir ‘tahammül’ ile kendini gösterdi. Suriyeli genç kadınları ‘satın alıp’ ikinci üçüncü eş olarak evlenerek tüm dünyaya ‘insanlık dersi’ veren, 20-30 TL’ye seks kölesi haline getirerek ‘ahlak’ timsali kesilen Anadolu erkeği tüm dünyaya misafirperverliğin en iyi örneklerini gösteriyor. Suriyeli ‘baldırı çıplaklara’ yaklaşım oldukça dışlayacı. Tabi bunun başlıca nedenlerden biri de iktidardaki İslamcı parti olan AKP’nin mültecileri iç-dış politika malzemesi olarak kullanması, ülkemiz diğer halklarının, yanlış bir algıyla, ülkedeki yoksulluğun ve diğer birçok sorunun nedeni olarak mültecileri hedef tahtasına koyması olarak sayabiliriz. Aslında bu algı sermaye sahibi yani özce zengin sınıfın işine geliyor. Bu zıtlaşmadan yararlanarak, yani emekçileri bölerek düşük iş gücü piyasasının gelişmesini kullanıyor. Sokakta gördüğümüzde tiksinerek veya öfkeyle baktığımız mültecilere karşı esasta ırkçı hezeyanlar beslediğimizin ve sosyal dışlamanın/dışlanmanın merkezi olduğumuzu sanırım henüz fark etmiş değiliz.

Ülkemizde mülteci hakları savunusuna sosyalistlerin öncülük etmesi gerektiğini düşünüyorum. Sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz bir dünya yaratmak isteyenlerin sınır tellerinin öbür yakasından gelen insanlara karşı duyarsız kalması doğru olmaz. Sosyalistler ülkemiz işçi sınıfına dahil olan mültecilere yönelik politika geliştirmesi gerekiyor. Sosyal dışlanmadan emek sömürüsüne karşı mücadeleye, eğitim hakkından anadilde öğrenim hakkına, kadın haklarından çocuk haklarına mülteci haklarını da politik mücadelenin bir parçası haline getirmeli. Zaten insanlığın sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz bir dünya hayali tel örgülere hapsedilemez.        Dünya vatandaşı kavramını sık kullanmak gerektiğini düşünüyorum. Halklar arasında çizilen yapay sınırlara göre mi belirlenecek yaşam hakkı? Buna kim karar veriyor: 



ŞENOL
20.06.2016