Mülteci Düşmanlığının Kökleri

Suriye iç savaşının başlamasıyla birlikte coğrafyamız özellikle Suriyelilerin yoğun bir göçüne maruz kaldı. Uzun yıllardır Afganistan, Pakistan ve Afrika ülkelerinden gelen göçün geçiş güzergahı olan Türkiye, Ortadoğu’daki iç çatışmalar nedeniyle göçün hedef ülkesi de olmuş durumda.

            Yoğun göç hareketleri beraberinde mülteci karşıtlığını pekiştiriyor. AB ülkelerinde mülteci düşmanlığı sağ partilerin destek oranlarının yükselmesine neden oldu. Hatta Fransa ve Hollanda gibi ülkelerde aşırı sağ hiç olmadığı kadar büyük bir ivme kazandı. Türkiye’de de hemen hemen birçok kesim ve görüşten insan yoğun bir mülteci karşıtlığı, daha vahimi mülteci düşmanlığına sürüklenmiş durumda.

            Ülkedeki yoksulluğun faturasının mültecilere kesilmesi kolaycılığı hemen hemen tüm dünyada yaygın bir sığınak. ABD’de Meksikalılar, Avrupa’da Afrikalılar, Türkiye’de Suriyeliler, başka bir ülke başka mülteciler… Bu kolaycılığın iki yönlü yanı var. Birincisi yanı; iktidarları besliyor. Dedikleri şu; biz aslında halkımız için birçok iyi şey yapmak istiyoruz, ancak mülteciler bunların önünde engel, kaynakların önemli bir kısmını bunlara ayırıyoruz. Bu bir aldatmaca. Çünkü mültecilerin büyük çoğunluğu oldukça zor yaşam koşullarına sahipler. Bununla birlikte ucuz iş gücü piyasası olarak gittikleri ülkede asgari ücretlerin dahi altında çalışmaya maruz bırakılıyorlar. İkinci yanı ise yerel halkla ilgili (yerel halk kavramını kullanmak doğru mu emin değilim, mülteci olmayan halk da diyebiliriz.) Medya, muhalefet ve iktidarın yarattığı veya dayattığı algıyla halkın büyük çoğunluğu yaşadıkları yoksulluğun asıl nedenleri görmüyor ya da görmek istemiyor. Yoksulluğu gerçek sebeplerini göz ardı ediyor. Bir başka neden olarak da gerçeği bilmesine rağmen siyasi bir tavır olarak mülteci karşıtlığını kuşanıyor.

Türkiye’de Mülteci Düşmanlığı

            Türkiye’de mülteci düşmanlığının birden fazla nedeni var. Esasta mülteci karşıtlığının buluştuğu veya dayanak hale getirildiği nokta Suriye ve Suriyeliler. Suriyeliler gündem olduğunda verilen tepkiyle diğer mültecilere verilen tepki esasta aynı değil. Suriyelilere yönelik daha sert refleksler gelişebiliyor. Belki mülteci düşmanlığının alt başlığını Suriyeli düşmanlığını ekleyebiliriz. Toplumun büyük çoğunluğunun, sağcısı ya da solcusunun buluştuğu ve sesli-sessiz ağızbirliği yaptığı konu bu: Suriyeliler.

            Suriyelilere yönelik sol kitlelerde büyük çoğunluğunun selefi-cihadist örgütlerle bağı olduğuna yönelik bir algı mevcut. Bunu söylemek yanlış. Ancak Suriyelilerde bir kitlenin özellikle ÖSO’ya bağlı gruplarla ilişkisi olduğu bir gerçek. Hatta İstanbul’da İslami bazı protestolar dahi yaptılar. Özellikle sol içinde Alevi ve Kürt kitlelerde bu nedenle bir güvenlik kaygısının da hissedildiğini söylemek yanlış olmaz. Suriye merkezli iç çatışmanın coğrafyamızı selefi grupların ikametgâhına çevirdiği, bu grupların sol-sosyalist, Kürt ve Alevilere yönelik düşmanca bir bakışı olduğunu Suriye iç savaşındaki pratiklerinden biliyoruz.

            Muhafazakâr-milliyetçi kesimlerde ise, yakın gelecekte mültecilerin Türk nüfusunu geçeceği yönünde kaygılar mevcut. Milliyetçi siyasetçiler Ümit Özdağ, Sinan Oğan ve son dönemde Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan gibi kişiler bunu açık şekilde ifade etmekteler. Örneğin Kilis’te Suriyelilerin Türkiyeli nüfusu oransal olarak geçtiği bir gerçek. Bu, milliyetçi-ırkçı histeriyle hareket edenler için temel refleks diyebiliriz. Ümit Özdağ, lideri olduğu yeni bir parti olan Zafer Partisi’nin tanıtımında ‘Sadece Türk işçiye, Türk esnafa, Türk patrona iş-aş verilecek’ tarzı kurduğu cümlelerle bunu tekrar etmiştir.

Afgan Mülteci Göçü ve Altındağ Saldırısı

            Son dönemde Afganistan merkezli göç hareketliliği, sığınmacı ve mültecilik tartışmalarını tekrar alevlendirdi. Ana akım medyanın reyting potansiyeli büyük bu sorunı, tartışma konusu yapması ve olumsuz anlamda canlı tutması toplumda var olan gerilimleri arttırdı. Bir anda sığınmacıları ve mültecileri hedef haline getiren, haber ve paylaşımlar peşi sıra ortaya sürüldü. Popülist siyaset ve izlenme kaygısı uğruna yapılan bu propagandanın karşılığı olarak Ankara Altındağ’da Suriyelilere yönelik organize bir ırkçı saldırı gerçekleşti.

            Coğrafyamız 6-7 Eylül Pogromu, Maraş ve Sivas Katliamları gibi olumsuz ve acı bir hafızaya sahip. Yine hafızamızın bize sürekli olarak hatırlattığı şey; bu tür saldırıların sadece ‘üzerine vazife edinmiş’ veya ‘milli duyguları kabarmış’ ‘makul vatandaşların’ işi olmadığıdır… Bu nedenle özellikle son dönemde arttırılan sığınmacı-mülteci düşmanlığına karşı özel bir toplumsal uyanıklık gerekiyor. Savaştan kaçan insanların, evlerini ve dükkânlarının taşlamanın, yağmanın, tacizin hiçbir izah edilir yanı bulunmuyor. Bu, açıktan ırkçılık olarak mahkûm edilmeli ve buna taviz verilmemeli.

Sonuç Yerine Önerme

            Sığınmacı ve mülteciler konusunda tozpembe bir tablo ortaya koymak doğru olmaz. Türkiye’ye yönelik bu derece kontrolsüz, denetimsiz bir göçün yaratacağı çatışma risklerini görmezden gelmek imkânsız elbet. Bu nedenle sığınmacılara-mültecilere yönelik sosyal politikaları sadece sosyal yardımlarla sınırlandırmak doğru bir politik yaklaşımı ifade etmiyor. Mültecilik politikalarında başta mülteci örgütlenmeleri, STK’ları, demokratik kitle örgütleri gibi paydaşlarla ortak hareket edilmeli. Sosyal, siyasal, psikolojik ve ekonomik çalışmaları çoğulcu bir yaklaşım ele almak ve sorunun çözümü için hak temelli bir yaklaşımın benimsenmesi gerekiyor.

            Farklı inanç, millet ve kimliklere yönelik tahammül toplumumuzda her geçen gün azalıyor. Altındağ saldırısı hafızlarımızda olumsuz hatıraları gün yüzüne çıkardı. Bu sadece bir his değil gerçek yaşamda her gün karşı karşıya kaldığımız/ kalacağımız bir risk. Tam da burada coğrafyamız halkları öfkelerini sığınmacılar-mülteciler yerine bu sorunu ortaya çıkaran nedenlere ve egemen güçlere yönlendirmeleri; gerçek sorumlularla karşı karşıya gelmeyi ve onlarla mücadele etme cesaretini göstermeleri gerekiyor.

            Günlük yaşamda sıradan bir dille kurduğumuz cümlelerin dahi neleri ve hangi anlayışları beslediğine-güçlendirdiğine dikkat etmek durumundayız. Ve her şeyden önce farklı diller ve kültürlerle yaşamayı öğrenmek ve buna tahammül etmek zorundayız.

Şenol

03.09.2021

Koronavirüs Sonrası..?



Dünya geneline yayılan koronavirüs (Covid19) salgını büyük çaplı sağlık krizine neden olmuş durumunda. Dünyanın birçok bölgesinde ekonomik faaliyetler büyük oranda düşmüş, sosyal hayat durmuş bulunuyor. Virüsün ne zaman durdurulacağı ya da duracağı hakkında bilim insanları henüz kesin bir öngörüye sahip değil.

Ortaya çıkan bir gerçek ise hangi kriz olursa olsun dünyadaki tüm krizlerin birici derecede hedefi olan,  en çok bedeli ödeyenlerin emekçiler olduğudur. Özellikle hizmet ve inşaat sektörlerinde çalışan emekçilerin büyük ekonomik yoksunluklara düştüğü ve ilk elden işsiz bırakıldıkları bir tablo var karşımızda. Bu tablonun daha da büyüyeceği öngörüsünde bulunmak zor değil.

Karşımızda bir kriz var ve emperyalist-kapitalist dünya düzeninin temsilcileri bu krize hazırlıksız yakalandı. ABD yönetimi şimdiden 100 bin ceset torbası siparişi verdi bile. Ama onları hazırlıksız yakalayan kriz emek ve demokrasi mücadelesinin öznelerini de hazırlıksız yakalandı. Kapitalizmin sonunun geleceğini düşünmüyorum. Aksine eğer emekçiler ve onların politik ve ekonomik öncüleri-özneleri şimdiden koronavirüs sonrasına hazırlanmazlarsa, sermayenin bu dönemde yaşadığı ekonomik zararını emekçilere misliyle ödeteceğini ve bizleri daha ağır bir sömürünün beklediğini söylüyorum.

Salgın sonrası küresel sermayenin ciddi bir ekonomik krize gireceği gözüküyor. Ekonomistler şimdiden dünya sermayesini büyük oranda elinde bulunduran ABD’nin ekonomik olarak %30 daralacağını ifade etmeye başladılar bile. Yine uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings, koronavirüsü nedeniyle bu yıl Euro Bölgesi ekonomisinin yüzde 4.2 daralacağı tahmininde bulundu. ABD ve AB’nin yaşayacağı ekonomik krizin tüm dünyada yansıması olacaktır. Gelecek için kesin bir yargıda bulunmak imkansız şüphesiz. Ama emin olabileceğimiz bir şey varsa o da ekonomik, iklimsel, şuan yaşadığımız sağlıksal olsun ya da yarın yaşayacağımız herhangi bir kriz olsun ilk önce ve en ağır bedel ödeyecek kesimlerin doğrudan emekçiler olacağıdır. Daha fazla yoksulluk, daha fazla işsizlik ve güvencesizlik, daha fazla borçlanma, daha fazla evsiz, daha fazla mülteci, daha fazla şiddet, daha fazla cinayet ve intihar, daha fazla hapishane… Eğer emekçiler ve ezilenler sürece şimdiden hazırlanmaz ve bilinçli bir müdahalede bulun(a)mazsa yukarıdaki tablo çok uzak gözükmüyor.
Şenol
02.04.2020

Her Dönemin Günahkârları ve Mağdurları



Tüm dünyada süre giden koronavirüs salgını (Covid19) daha altı ayı dolmadan binlerce insanın ölümüne neden oldu-oluyor. Bir süre daha can almaya devam edecek gibi gözüküyor. Çünkü dünya sağlık tekelleri ve tüm devletler henüz bu salgına karşı bir anti-virüs veya ilaç vs. bulmuş değiller ya da bulmak istemiyorlar.

Son dönemde yaşlılara yönelik nefret söylemi beni oldukça rahatsız ediyor. Salgından ölümcül derecede etkilenme riskleri olan yaşlıların sanki salgının kaynağıymış gibi hedef haline getirilmesi hem üzücü hem de sinir bozucu. Gelecek açısından da kaygı verici. Sosyal medyaya yansıyan bir grup kendini bilmezin yaşlılara yönelik alaycı üslubunu herkes görmüştür.

Hakikati bile bile bu derece görmezlikten gelmek, özel bir ‘meziyet’ gerektiriyor. Toplumun her dönem ilan ettiği günahkârları aynı zamanda sürecin asıl mağdurları olmuştur. Ülkedeki istikrarsızlığın ve neo-liberal politikaların önündeki engel olan kızıl tehlike komünistler 12 Eylül ile birlikte işkencelerden geçirilip, darağaçlarında sallandırılıp ve büyük bir çoğunluğu Avrupa’da mülteci durumuna düşürülerek dar bir toplama dönüştürülmüştü. Bir dönem köyleri, tarlaları, emekleri yakılan-yıkılan Kürt köylüleri metropollere göç ederek güzelim şehirleri mahvetmişti. Son dönemde, hayatta kalmak ve insanca bir yaşam sürmek için ülkelerinden göç etmek zorunda kalan mülteciler coğrafyamızdaki işsizliğin, yoksulluğun nedeni ilan edilmişti. Bugünün de günahkârları ise yaşlılar; birçoğunun parkta oturmak dışında başka bir sosyal yaşamı yok, asgari ücretin altında bir ekonomiye sahipler ve birçoğu sosyal yardımlara ihtiyaç duyuyorlar. Ve yine birçoğu güvencesiz bir şekilde çalışmaya devam etmek zorunda. Her dönemin gerçek mağdurları çok kolay bir şekilde toplumun günah keçileri ilan edilebiliyorlar. Toplumsal linç kültürü böyle bir şey ama. Sorumluluktan kaçmak ve esas sorumluları perdelemek için her dönem ‘günahkârlar’ gerekli. Hükümeti/iktidarı eleştirmekten daha kolay ve güvenli sonuçta…

Konuyu kapatmadan önce bir Sosyal Çalışmacı olarak bazı önerilerim olacak:

v  Dünya ölçeğinde salgının her geçen gün yükselişe geçtiği bugünlerde bilim insanlarının uyarı ve önerilerini dikkate almalıyız. Kişisel ve mekansal hijyen, fiziki mesafeyi açmak ve sosyal aktiviteye bir süre ara vermek gibi…

v  Hayati riski yüksek yaşlılar, kronik ve ağır hastalık geçiren/geçirmiş kişiler ile dayanışma içerisinden olmalıyız. Gezi’yi hatırlayıp mahalle dayanışmalarını tekrar hayata geçirebiliriz.

v  Hapishaneler büyük risk altında. Çocuklar, çocuklarıyla/bebekleriyle birlikte kalan kadınlar, hasta ve yaşlı mahpuslar bir an önce serbest bırakılmalıdır. Olağan süreçlerde dahi sağlık hakkına erişim konusunda sorunlar yaşayan mahpusların bu dönemde gerekli sağlık ihtiyaçlarının karşılanması zor gözüküyor.

v  Coğrafyamızda yoğun bir mülteci hareketliliği var. Barınma, gıda ve güvenli çalışma konusunda toplumun en dezavantajlı kesimlerini oluşturan mültecilerin sağlık hakkına erişmeleri için daha çok çaba sarf edilmeli. Şuan mültecilere ve mülteci kamplarına yönelik ciddi özel bir çalışmanın olduğunu gözlemlemedik. Bu haliyle mültecilerin yaşamları hem büyük risk altında hem de hareketli olmalarından ve denetimsizlikten kaynaklı virüsü yayma olasılıkları çok yüksek.

v  İşçiler başta olmak üzere tüm emekçilere ücretli izin verilmelidir. İnşaat-İş gibi sosyalist çizgide duran sayılı sendika hariç sendika ve konfederasyonların işçiler için etkili bir çalışma yürüttüğü söylenemez. İşçiler-emekçiler güvencesiz ve sağlıksız çalışma koşulları ve yetersiz beslenmeden kaynaklı virüsün açık hedefi durumundalar. Tüm emekçiler için 15 günden az olmamak kaydıyla ücretli izin verilmelidir. İşçiler-emekçiler, emek örgütleri, sendikalar ve demokratik kitle örgütleri bunun için harekete geçmedikçe iktidardan böyle bir ‘lütuf’ beklemek gerçekçi olmaz.

v  Huzurevlerinde, Kadın Sığınma Evlerinde, Engeli Bakım ve Rehabilitasyon Merkezlerinde virüsün görülmesi ve yayılmasının sonuçları ağır olur. Şu ana kadar İspanya benzeri kötü örnekler görmedik ama risk altındaki bu yerlerde özel ve daha ciddi önlemlerin alınması gerekiyor.

v  Bir evi, kalacak bir yeri olmayan evsizler, sokakta yaşamak zorunda kalanlar/bırakılanlar koronavirüs salgının en çok etkileyeceği dezavantajlı kesimler arasında bulunuyorlar. Sınırlı sayıda sivil toplum kuruluşunun samimi çalışması dışında bu konuda yaygın ve sürekli bir kamu çalışmasından bahsetmek imkânsız… Evsizlerin güvenli bir şekilde barınabilecekler sosyal mekânlar bir an önce organize edilmeli.

v  Toplum sağlığı için şuan hastanelerde çalışan virüs kapma olasılığı yüksek olan sağlık emekçilerinin, sosyal politikaların sahada uygulayıcıları olan ve şuan hala ev ev, mahalle mahalle, köy köy gezen sosyal çalışmacıların ve sosyologların güvenli-güvenceli çalışma koşulları ve sağlık hakları gözetilmelidir. Sağlıklı çalışma koşulları için tüm talepleri karşılanmalıdır.
Şenol
29.03.2020

Sosyal Yardımlar Başarı Öyküsü Mü?


Gelir dağılımı eşitsizliği tüm dünyada hızla derinleşmeye devam ediyor. Kapitalist dünya düzeninin bir parçası olan Türkiye’de de durum böyle. 34 Avrupa ülkesi içinde gelir dağılımı eşitsizliği sıralamasında Türkiye ikinci sırada yer aldı. Türkiye’de en zengin yüzde 20’lik nüfus, toplam gelirin neredeyse yarısını (yüzde 47,4) alıyor. Avrupa İstatistik Ofisi (Eurostat) 2017 yılına ait Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması sonuçlarını göre Türkiye gelir dağılımı eşitsizliğinde Sırbistan’ın ardından ikinci sırada bulunuyor.  (Euronews, https://tr.euronews.com/2019/07/20/turkiye-gelir-dagilim-esitsizliginde-avrupa-ikincisi-nufusun-yuzde-20-si-kazancin-yarisini)

AKP iktidarları döneminde daha sık duyduğumuz sosyal yardımlara ayrılan bütçenin her geçen gün arttığı bir gerçek. Sosyal yardımlara ayrılan kaynağın AKP iktidarları ve çeşitli düzeydeki sözcüleri tarafından uzun dönemdir bir propaganda aracı olarak kullanıldığına şahit olmaktayız. Hatta çoğu zaman siyasi rakiplerine karşı bir koz olarak da kullanmaktalar. Her defasında farklı rakamlar ifade edilse de (ki bu da denetlenebilir bir sosyal yardım veri tabanının olmadığını göstermektedir) her yıl sosyal yardımlara ayrılan kaynağının arttığı görülüyor.

Gelir adaletsizliğinin her geçen yıl arttığı bir dönemde sosyal yardımların kısa süreli bir etkisi olabilir. Ama sosyal yardıma ayrılan kaynakların her geçen yıl artıyor olması başarı örneği olarak verilemez. Her yıl artan bir sosyal yardım gerçeği esasta başarısız bir sosyal politikanın ve bununla bağlantılı olarak başarısız bir ekonomik ve istihdam politikasının da göstergesi olarak anlaşılmalı. Yani kısa süreli ‘kriz’ dönemlerini çözmesi beklenen sosyal yardımların sorunları temelden çözemiyor. Çözmesi de pek mümkün değil. Mevcut egemen kapitalist düzende her defasında azınlık bir grubun zenginliğine karşı milyonlarca insan daha fazla yoksullaşacak ve daha fazla sayıda insan sosyal yardımlara gereksinim duyacaktır.

Sorunun esas çözümü sosyal yardımlara daha fazla bütçe ayırmak ve/veya talep etmek değil, gelir dağılımı eşitsizliğini en aza indirmek, adil-eşit-denetlenebilir ve hesap verebilir bir ekonomik politikayı hayata geçirmektir. Bunları elbette ülkenin bütün kurumlarını yönetenler veya sermayeyi elinde bulunduran patronlar toplulukları kendiliğinden vermeyecektir. Sorunun cefasını çekenler yani işçiler, işsizler, tüm emekçiler, öğrenciler, engelliler ve farklı dezavantajlı grupların verecekleri toplumsal mücadelelerin neticesi olarak elde edilecektir.
Şenol
18.12.2019

Bir Dokun Bin ‘Yuh’ İşit!




Aksaray’da bir ilkokulda Otizm sınıfı öğrencilerinin diğer öğrencilerin velileri tarafından, okul çıkışında yuhalandığını büyük bir öfke ile okudum. İnsani tüm değerlerin erozyona uğradığı bu zalimler çağında artık bu kadarı da olmaz dediğimiz her şey teker teker gerçekleşiyor. Aksaray’da küçük bir sınıfa tahammül edemeyen, onları yuhalayan bir toplum gerçekliğiyle karşı karşıya olduğumuzu; hemen yanı başımızda evlerine hapsedilmeye, toplumdan soyutlanmaya çalışılan engelliler ve onların ailelerinin ne derece derin bir sosyal dışlanmaya maruz bırakıldıklarını görmeliyiz.

Aksaray örneği toplumun engellilere yaklaşımı konusunda bir gösterge olarak ele alınabilir. Toplumun büyük çoğunluğunun engellilere karşı dışlayıcı bir tutuma sahip olduğu gerçeğiyle tekrar yüzleşmek gerekiyor. Dönem dönem yapılan farkındalık kampanyaları dışında engellilerin toplumsal kabulünü sağlayacak sistemli bir sosyal politikadan bahsetmek ise mümkün değil. Geçmişe oranla engellilere yönelik, sosyal politikalar ve sosyal hizmetlerde vurgu yoğunlaşsa da hala olması gereken yerde değiliz.

Dünya Sağlık Örgütüne (WHO) göre (2018), dünya nüfusunun görülmemiş hızla yaşlanması ve kronik hastalıklardaki artış engelli sayısını her geçen gün artırırken, engelliler “dünyanın en ötekileştirilmiş grupları” arasında yer alıyor. Yine WHO değerlendirmesinde 7 milyardan fazla olan dünya nüfusunun 1 milyardan fazlası çeşitli engellilik gruplarında yer alıyor. Aynı rapora göre bu sayının 100 milyonunu çocuklar oluşturuyor ve engelli bireylerin en az %50’si sağlık hizmetlerini karşılayamıyor. Sağlık hizmetine erişim sorunu birinci öncelik olarak görülse de eğitim, siyasi temsiliyet, sosyal yaşama aktif katılım konusunda da engellilerin var olan dezavantajlı durumları artarak devam ediyor.

Türkiye’de engelli politikalarından bahsederken ekonomik merkezli bir yaklaşım öne çıkıyor. Engelli aylıkları, evde bakım desteği gibi konular ülke kamuoyunda sıkça dile getiriliyor ya da sosyal politika yürütücüleri tarafından çözüm odaklı siyaset olarak ön plana çıkarılıyor. Ancak engellilerin sosyal ve ekonomik yaşama katılmaları konusunda hala hak temelli bir yaklaşımdan bahsetmek mümkün değil. Ekonomik hayata katılımda kota sistemi uygulanıyor. İş kanununa göre, 50 veya daha fazla işçi(tarım ve orman işletmelerinde 51 veya daha fazla) çalıştırdıkları; özel sektör işyerlerinde % 3 engelli, kamu işyerlerinde ise % 4 engelli çalıştırma zorunluluğu var. Fakat ne kadar etkin uygulandığı konusunda tartışmalı rakamlar ifade ediliyor. Engelli ve Yaşlı Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre (Mayıs 2019) kamuda çeşitli engelli grup ve oranlarında 2002’de 5.777 kişi istihdam edilirken bu sayı 2018 yılında 58.017 kişi olmuş durumda. Yıllara göre artış ve nispi bir iyileşme sağlansa da engellilerin toplam nüfus içindeki oranı düşünüldüğünde bu oran oldukça düşük. Özel sektördeki durum hakkında ise ikna edici ve güvenilir bir veriye sahip değiliz. Teyit edilmeyen bazı verilere göre özel sektörle birlikte bu sayının toplamda 150 bin civarında olduğu düşünülüyor. Ulusal Engelli Veri Tabanı verilerine göre Türkiye’de engelli sayısı 1.559.222 olsa da resmi olmayan verilere göre bu oran nüfusun ortalama %13’üne tekabül eden 9 milyon dolaylarında. Farklı kaynaklara dayandırılan bu uyumsuz veriler bile bize engelli politikaları anlamında güvenilir bilgiye sahip olmadığımızı gösteriyor. Buna göre tüm veriler ve sosyal yaşamda karşılaştığımız sorunların boyutu toplum ve politika yürütücüler tarafından engellilere yönelik sistemli ve etkili bir çözümün henüz varolmadığını kanıtlar durumdadır.

Engelli olmayan bireyler neye ihtiyaç duyuyor, neyi kendisine hak görüyorsa engelli bireylerin de bu ihtiyaçlara ulaşma hakkı var. Çalışma, sağlık, eğitim, spor, sosyalleşme, edebiyat, sanat, cinsellik vs.vs. neyle uğraşıyor, neyi arzuluyor, neye ihtiyaç duyuyorsak engellilerin de en az bizim kadar bunlara erişim hakkı olduğunu tekrar tekrar hatırlatmalı. Ve muhakkak engellilere yönelik sosyal politikalar belirlenirken, engellilerin bu politikaların oluşturulmasında etkin siyasi-sosyal ve ekonomik roller üstlenmelerine imkanlar sağlanmalı, sosyal dışlanmaya karşı topyekün  mücadele verilmeli ve engellilerin sorunlarını çözümünde sorumluluğu sadece aile merkezli-özellikle kadın merkezli- algılamaktan  vazgeçmeli, tüm toplum olarak sorumluluğu üstlenmeliyiz.
Şenol
17.11.2019 

Bolu Beyinin Fermanı ve Mahir Mete Kul

Suriye savaşından sonra yoğunlaşan mülteci tartışması son dönemde Bolu belediye başkanı seçilen CHP’li Tanju Özcan’ın seçim malzemesi yaptığı mülteci karşıtı söylemleriyle tekrar gündeme geldi.
Tanju Özcan, seçim öncesi çektiği bir videoda Suriyeli mülteciler hakkında kulaktan dolma bilgilerle mültecilerin aldığı ekonomik yardımları abartarak ırkçı sözler sarf etmiş, seçilmesi halinde Suriyelilere belediye bütçesinden yardım yapılmayacağını söylemişti. Dediğini de yaptı. Seçilir seçilmez belediyeden Suriyelilere yapılan yardımı kesti. Tanju Özcan’ı dinlediğinizde insanın mülteci olası geliyor. Özcan’a göre mülteciler Türkiye vatandaşlarından daha iyi yaşıyor. Bu yalana sağından-solundan inanacak milyonlar ise hazır kıta bu ırkçı koroya katılıyor. Neyse ki az da olsa vicdan ve akıl sahibi bir azınlık bu ırkçı söyleme karşı duracak cesarete sahip.
Bolulu Tanju Özcan ve onun gibiler hedef şaşırtıyor. Ülkedeki yoksulluğun nedenini mültecilere bağlıyor. Avrupa’daki siyasi cinsleri gibi mülteci karşıtlığı üzerinden prim yapmaya çalışıyor. Yüzünü ve dilini Suriye’ye dönerken esas meseleyi maskeliyor. Kendi ülkesini es geçiyor. Memleket gençliğinin göç yollarında nasıl geleceksizleştirildiğini anlatmıyor. Yoksulluğun nedenini mültecilere yıkıyor, Kolin-Demirören aile düğününü, ülke zenginliğinin sınırlı sayıda insanın elinde toplanmasını ve buna karşı oluşan yüz binlerce ‘yeni’ yoksulu es geçiyor. Dönüp dolaşıp Suriyelilere takılıyor.
Mahir Mete Kul, gizli tanık beyanatlarıyla 10 ay hapis yatan üniversiteli bir genç. Yıllarca hapishanelerde yatmamak için mülteci olmayı denedi. Yapamadı. Meriç’te boğuldu. Her gün yüzlerce mültecinin yaşadığı sondu bu. Bolu beyleri Suriyeli mültecilere parmak sallamak yerine kendi ülkelerine dönüp baksınlar. Bu ülke gençliğinin, muhalefetinin nasıl mülteci haline düşürüldüğüyle ilgilensinler. Gerçi Bolu beyleri için onlar da ‘terörist’ ‘vatan-millet düşmanı hain’… Her yıl binlerce insan Türkiye’yi terk etmek zorunda kalıyor. İfade özgürlüğü ve örgütlenme hakkı TMK gibi anti-demokratik yasalarla, militarist yargı yönetimiyle, polis tehditleriyle engellenen binlerce genç ne olacağı belli olmayan bir göç yoluna koyuluyor.  Bolu beyleri mültecilere parmak sallamak yerine kendi gençliğinin göç yollarında son bulan öyküleriyle ilgilensinler. Eğer gerçekten görmek isterlerse hakikati o öykülerde bulacaklardır.
Türkiye’de Suriye’deki gibi bir savaş da yok. Sahi, niye göçüyor bu insanlar? Suriyelilerden mi kaçıyorlar yoksa Bolu beylerinin düzeninden mi?

Şenol
19.04.2019

Emek ve Ekoloji Mücadelesi Üzerine Bir Önerme


“Şimdi, düşünmeye değer ne varsa hepsi ekolojik olmak zorundadır.
İnsanın ‘doğa’sının değişmesi gereklidir.”
L. Mumford
Uzun bir süredir ekoloji hareketlerini takip ediyorum. Konuya ilgili de duyuyorum, önemsiyorum. ‘Sonra hallederiz bu sorunu’ gibi bir yaklaşımı yadırgıyorum. Ekoloji mücadelesinin insanlığın ve onun parçası olduğu doğa için ne derece hayati bir öneme sahip olduğunu kavramamız gerekiyor (Sosyalist ülkelerde dahi). Ekoloji kurumları önemli çalışmalar yapıyor. Son olarak Ekoloji Birliği’ni kurarak bu çalışmaları ortaklaştırma çabasındalar. Değer veriyor ve önemsiyorum bu girişimi.

Kapitalizm ve onun egemen olduğu ilişkiler kâr amacıyla her şeyi hunharca yok ediyor. Doğal yaşam amansızca katlediliyor. Kuzey ve Güney kutbundaki buzul erime hızı her geçen gün artıyor. Her yıl milyonlarca hektar ormanlık alan yanıyor/yakılıyor. İçilebilir su kaynakları tükeniyor, var olanlar evsel ve sanayi atıklarıyla kirletiliyor. Göller-dereler kuruyor-kurutuluyor. Ekilebilir tarımsal alanlar betonlaşıyor. Havadaki karbon ve sağlığımızı olumsuz etkileyen diğer gazların oranı her geçen gün artıyor, adeta zehir soluyoruz. Birçok yaşam alanı ya maden şirketlerine peşkeş çekiliyor ya da enerji üretim sahalarına dönüştürülüyor. Deniz ve göller plastik çöplüklerine dönüşmüş durumda. Tahribat bu hızla devam ederse uğruna mücadele edeceğimiz bir dünya dahi kalmayacak. İnsanın bilinçli bu tahribatı dünyayı geri dönüşü imkânsız bir felakete sürükleyecek. İşte ekoloji mücadelesi yaşamımızı birinci derecede etkileyen bir soruna işaret ediyor.

Ekoloji mücadelesi anti-emperyalist, anti-kapitalist olmak zorundadır. Neden? Çünkü bu tahribat sadece birkaç şirketin ya da iktidarların dönemsel politikalarıyla ilgili değil. ‘Kapitalizmin ruhu bu’: Her ne varsa kazanca dönüştürmek, bir gün önceki kârından daha yüksek kâr yapmak zorunda. Bu nedenle doğayı ve insanı sınırsız, sorumsuzca ve acımasızca sömürüyor. Kapitalizm doğal kaynakları tüketiyor/ yok ediyor, bir yandan da insan emeğini gasp ediyor. Düşük ücretlere, güvencesiz çalıştırıyor. Fabrikalarda ölüme ve açlığa mahkum ediyor. Yani kapitalist barbarlık emeğe ve ekolojiye aynı anda saldırıyor.

Temel önermem şu: emek ve ekoloji mücadelesi birleşmeli. Yani ekoloji hareketleri gündemlerine emeğin/emekçinin sorunlarını; emek hareketi, sendikal hareketler de gündemine ekoloji mücadelesini de almalı. Bu gelecek için önemli bir hazırlığın da başlangıcı olabilir. Bilincimizdeki dönüşümü hızlandırır. Konu üzerine biraz daha sorgulama ve araştırma yapmaya, tartışmayı genişletmeye ihtiyaç var. Genel bir Marksizm ve ekoloji tartışması yürütülüyor. Ekoloji mücadelesinin sınıf mücadelesinin bir parçası olduğunu belirten yazılar mevcut. Katılıyorum buna: ekoloji mücadelesi sınıf mücadelesinin önemli bir parçasıdır, parçası olmalıdır.

Ben bir giriş yaptım kendimce. Araştırmaya devam ediyorum…

Şimdilik birleşik bir Emek ve Ekoloji Hareketiiçin çağrı yapmak çok erken değil sanırım.

“Sonlu bir dünyada sınırsız büyüme olabileceğini düşünen biri eğer 
deli değilse, iktisatçıdır.”  – 
Boulding
Şenol
28.12.2018

Sosyalist Bir Merkezin Zorunluluğu



24 Haziran seçimleri milliyetçi-muhafazakâr cephenin zaferiyle sonuçlandı.

24 Haziran’a gerçek anlamıyla iki blok girdi. HDP etrafında bir araya gelen demokratik, sol-sosyalist ve yurtsever güçler; resmi ideolojinin ürünü diğer sağ, milliyetçi, muhafazakâr güçler… Tüm zorluklara rağmen demokrasi cephesini temsil eden HDP’nin Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan’ın ‘baraj altı bırakın’ ‘talimatına ve tüm baskılara rağmen barajı aşması önemli bir yerde duruyor. Ancak ortaya çıkan tablo ülkede etkisini artıran milliyetçi dalganın meclise de yansımış, milliyetçi, muhafazakâr, ulusalcı sağ bloğun çoğunluğu kazanmış olduğunu gösteriyor. Bu tablo, önümüzdeki dönemin zorluğu hakkında bizlere önemli veriler sunuyor. Sosyal yaşamımızdan, çalışma yaşamımıza bunu yoğun şekilde hissedeceğiz.

Yükselen milliyetçiliğe-dinciliğe karşı, sorunların temel çözüm noktasında duran sosyalizmin güçlerinin toparlanmaya ve yeni bir perspektife ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Sosyalistler açısından ittifaklar kaçınılmazdır. Tabi ki ittifaklar yapılacaktır. Bu, dışımızdaki toplulukların iknası, kazanılması en azından asgari müştereklerde bir diyalog yakalanması, merkezileşmiş faşizme karşı geniş bir demokratik cephenin oluşturulması anlamıyla zorunludur. Halkın, emekçilerin lehinedir. Bu ülkenin ezilen ulus, inanç ve cinsiyet kimlikleriyle demokratik bir ittifak yürütülmelidir. Ancak milyonlarca emekçinin örgütsüzlüğü, işçi sendikalarının bürokratik yapısı vs. emekçileri burjuva partilere yedeklenmekte sınıf sorunu, sosyalizmin sorunu olduğu yerde durmaktadır. Emperyalizm tüm dünyayı ekolojik, sosyal ve ekonomik çöküşe doğru hızla götürmektedir. Emperyalist barbarlığın insanlığı ve onun bir parçası olduğu doğayı hızla bir yok oluşa sürüklediği, milyonların açlık sınırı altında yaşadığı dünya ve ülkemizde, bu talan düzenine karşı sosyalizm bayrağını dalgalandırmak, bu bayrağı daha yükseklere taşımak zorunludur.

Halkın sosyalistlere olan güveninin erozyona uğradığı, sosyalizmin önemli örgütlenme sorunları yaşadığı açık. Her grup ve/veya partinin yeni çıkışlar yapma çabalarının bir karşılığının olmadığı, halkta bir etki yaratmadığı sosyal pratikte herkes tarafından görülmektedir. Tabi dünyada SSCB’nin çöküşüyle birlikte sosyalizmin güç kaybettiği, kapitalizme göre önemli ölçüde etkisini yitirdiği bunun da ülkemiz sosyalist güçlerini de etkilediği aşikar. Genel olarak dünyada solun gerilediği, sağın ise yükseliş kat ettiğini görmezden gelemeyiz. Bu etki ve gelişmelerden azade değiliz. Ama bu gerilemeye artık dur dememiz gerekmektedir.

Sosyalist güçlerin dağınıklığı, irili-ufaklı gruplara bölünmesi emekçiler ve ezilenlerde önemli bir güvensizliğe neden oluyor. Bazı durumlarda yani ilkesel olarak ifade ettiğimiz konularda bölünme kaçınılmaz olabilir ancak biz de yaşanan tam olarak böyle değil. En azından benim gözlemlediğim bu. Bölünmelerin ağırlıklı merkezi gruplaşmaya veya örgütler içindeki güç, iktidar ilişkisine dayanıyor. Bunu yapmaya kimin hakkı var? Yani bir devrimi yemeye, heba etmeye..? Kimsenin yok elbette! Sosyalistlerin siyasete müdahale etmesi; sosyal, siyasal ve ekonomik sorunlarda edilgen değil etken bir rol oynaması gerekiyor. Ancak bu öz güvensizlik, bu takatsizlikle nasıl yapacağız? Ülke siyasetinde etkimiz sınırlı. Kendine sınırlar çizen, belli alanlara hapsolan bir siyasetle değil, ülke siyasetine ve dünya siyasetine müdahil olan müdahale eden bir perspektifle hareket etmemiz, örgütlenmemiz gerekiyor.

Nereden başlamalı peki? Geçmişin artısıyla, eksisiyle yüzleşmeli. Sonra belki bir sosyalist kongre, blok veya platform vs.vs. içinde bir araya gelinebilir ve sosyalizmin temel sorunları, örgütlenme modelleri, ülkedeki ve dünyadaki güncel siyasal gelişmeler üzerine ciddi tartışmalar yürütülebilir. En azından bir adım atılabilir. EGO’larımıza, ‘kutsallarımıza’ dokunmadan, ‘tanrılarımızdan’ kurtulmadan ilerleme sağlamak imkânsız. İlk önce herkes aynayı kendine tutmalı, kendi gerçekliğiyle yüzleşmeli. Geçmişin kısır, kindar öfkelerini, tartışmalarını geride bırakıp geleceğe bakalım. Bunun için çaba göstermeye değer. Bu adım, her şey değil; ama önemlidir. Bu önemi kavrayan ilerler, kavramayan mazisiyle övünmekten öteye bir adım atamaz.

Yükselen milliyetçiliğe, dinciliğe, emperyalist/kapitalist talana karşı panzehir; anti-emperyalist, anti-faşist, anti-kapitalist birleşik bir mücadeleden geçiyor. Birleşik sosyalist bir merkezin eksikliği, her geçen gün kendini daha ağır ve yakıcı bir şekilde hissettiriyor.
Şenol
24.07.2018

Dört Duvarı Aşan Bir Roman: Kerempe’de Bir Yaşam






Uzunca bir süre hapishanede tutsaklık yaşamış bir dostum, hapishanede düşüncelerin ve duyguların derinleştiğini söylemişti. Sanırım mahpus yazarların da eserlerinin derinliği buradan geliyor. Son okuduğum mahpus yazar Cevdet Gündemir’in Sancı Yayınları’ndan çıkan ilk romanı Kerempe’de Bir Yaşam isimli kitabı okunmaya değer.

Politik bir tutsak olan Cevdet Gündemir romanında, geçmişle gelecek, hayal ile gerçek arasında bir sorgulamaya gidiyor. Geçmişin sol-sosyalist tartışmalarına da az-çok hâkimseniz kitap okurken sizi de bu sorgulamaların içine çekiyor. Bazı bölümleri yaşanmışlığı bazı bölümleri ise yaşanmak isteneni veya yaşanacağı bekleneni aktarıyor. Tarihin deneyimlerinden ders almayanların ‘tekerrürleri’ yazar tarafından eleştiriye tabi tutuluyor. Kitabın büyük bölümü yazarın kendisiyle mücadelesine dönüşüyor. Kitap eskiyle-yeni, doğruyla-yanlış arasından bir hesaplaşmayı konu alıyor. Bu hesaplaşmalar arasına, aşklarını da ekliyor. Özlemi, terk edilişi, kaybedişi irdeliyor. Aşklarıyla birlikte erkek egemenliğiyle çatışıyor.

Kitap kurdu biri değilim. Ama en azından iyi kitapların hak ettiği değeri görmesini bekleyenlerdenim. Hapishane edebiyatı ise beni derinden etkiliyor. Politik mahpusların özlemlerini, beklentilerini, düşlerini, öfkelerini, hesaplaşmalarını okumak beni heyecanlandırıyor. Sadece politik görüşleri nedeniyle ağır hapis cezalarına çarptırılan onbinlerce insanın varlığı, beni biraz öfkelendiriyor biraz da hüzünlendiriyor.

Politik mahpuslar bizden çok şey beklemiyor. Seslerine ses olmamız dışında… Her birimizin potansiyel ‘terörist’, yok edilmesi gereken bir ‘çıban’ olarak görüldüğü memlekette, yarının potansiyel tutsak adayları olarak bu sese ses olmak görevi en çok da bize düşüyor.

Kerempe’de Bir Yaşam, umarım okuyucudan hak ettiği ilgiliyi görür. Okumanızı tavsiye ederim.



Şenol
13.04.2018

Çocuğun Politik Olma Hakkı Üzerine




İsrail askerlerini taşlayan, zırhlı araçlara karşı barikat kuran Filistinli çocuklar birçok insan tarafından saygıyla karşılanır. Dünyanın birçok yerinde özellikle ulusal sömürü altında ezilen millet veya milliyetlerin, ezilen inançların ve kapitalist sömürüye karşı duran yoksulların çocukları ellerine taş ve sapanlarını almış, küçücük bedenleriyle direnmişlerdir/direnmeye devam etmektedirler. Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi kimlikler sorununu çözememiş ülkemizde de bu böyledir. “Taş atan çocuklar” olarak medyada yer edinen Kürt çocukları da bir dönem ülkemizde büyük gündem olmuştu.

Filistin’de ya da Kürdistan’da veya dünyanın herhangi bir yerinde çocuklara ellerine taş aldıran, koca zırhlıları o taşlarla dövdüren nedenler ana akım medyanın, sömürgecilerin ifade ettiği gibi ‘kandırılmış’ olmaları mıydı? Elbette değil! Çocuklar adına kesin bir yargı vermek doğru olmaz, belki. Bir kısmı bu direnişi bir oyun olarak görebilir/görmekte. Ancak çocukları alana çıkaran asıl neden yaşadıkları baskıdan başka bir şey değil. Her gün evi mahallesi basılan, sokakları kar maskeli kişilerce, zırhlı araçlarla kuşatılan, aile fertleri yaka paça gözaltına alınan-tutuklanan-işkence gören çocukların dünyasında zırhlı araçlar ve onu kumanda edenler taş atılması gereken hedeflere dönüşebiliyor. İşte bugün Filistinli çocuk direnişçi Ahed et-Temimi’nin tutuklanması tüm dünyada büyük yankı uyandırdı. Peki Ahed’in duruşunu yanlış bulan var mı? Vereceğiniz cevap soruna nereden baktığınıza bağlı. İsrailli bir siyonistseniz Filistinli bir çocuğun direnişi sizi rahatsız eder, yaptığı zafer işareti kanı beyninize sıçratır. Ya da bir Türk ırkçısıysanız Diyarbakır’da bir Kürt çocuğunun TOMA taşlaması sinirlerinizi hayli bozabilir. “Kandırılmışlar” argümanı sonrası “çocuk da olsa kadın da olsan gereği yapılacak” talimatı sizde sempati uyandırabilir. Ancak barikatın arkasından bakıyorsanız dünyaya bu durum size pek şaşırtıcı gelmez. Dünyanın pek çok yerinde çocuklar çocukluklarını doyasıya yaşıyorken, sizin çocuklarınızın barikat başında olmaları, ellerine taş almaları canınızı bir hayli yakabilir ama onları anlayabilirsiniz. Ellerindeki taşların “kandırılmışlıkla” alakalı olmadığını çok rahat bilirsiniz. Dedim ya soruna nereden baktığınızla ilintili bütün mesele.

Çocuğun politik olma hakkı evrenseldir. Anadilini konuşmak ve öğrenmek istemesi, ülkesindeki işgalin son bulmasını istemesi, özgürlük istemesi, adalet istemesi, eşitlik istemesi; annesinin-babasının tutuklanmasını, işkence görmelerini istememesi, polis-asker hakareti duymak istememesi insan hakkıdır.  Ve politiktir. Çünkü egemen politik iktidarın yok saydığıdır, uyguladığı baskıdır bunlar. Doğal olarak karşı çıkışı da politiktir. Annesi, babası, kardeşi, arkadaşları, komşuları, akrabaları zulüm görmüş, toprakları işgal edilmiş, dili yasaklanmış, emeği gasp edilmiş bir halkın çocuğunun eline taş alması hakkıdır. Bu politik bir duruştur. Ve tüm dünyada hüküm süren eşitsizlik, adaletsizlik ve sömürünün mimarlarının bunu yargılama hakkı yoktur. 

Çocukluklarımızın çocuk gibi yaşayacağı bir yaşamı var etmemiz gerekiyor. İnanıyor, güveniyor ve biliyoruz ki, çocukların çocuk gibi yaşayacağı tek sistem sosyalizmdir. Savaşsız, sömürüsüz, eşit, adil, özgür bir gelecek için sosyalizm en çok da çocuklarımız için gereklidir.

Şenol

26.12.2017