Mülteci, göçmen, sığınmacı… Ekonomik, sosyal, kültürel ve/veya savaş, siyasi baskı nedeniyle doğduğu, yaşadığı toprakları terk etmek zorunda kalanlardan bahsetmek istiyorum. Ve bizim umursamaz tavrımızdan.
Türkiye göçün uğrak yerlerinden. Geçmişte Avrupa’ya geçiş bölgesi olarak mültecilerin sık sık uğradığı bir ülkeydi. Ancak şuan uluslararası göçün kalıcı merkezlerinden biri. Özellikle emperyalist bloklar ve onların bölgesel işbirlikçilerinin hesaplaşma alanına dönen Suriye’de ve Irak’ta süren iç savaşlar yoğun bir göçe neden oldu.
Uzun siyasi analizlere ve toplumsal tespitlere gerek yok. Ki böyle bir tespit bu yazının boyunu aşar. Vurgulamak istediğim konuya özet olarak değinmek istiyorum. Bir örnekle başlayalım. Geçen haftalarda İzmir’de yaşanan bir olay medyada geniş yer buldu. İzmir’li ırkçı bir patron, Suriye’li işçisi geç kaldığı için onu dövmüş ve bunu facebook hesabından ‘Türk’ün intikamı’ şeklinde ırkçı sloganlarla paylaşmıştı. Elbette işkencenin bile olağan hale geldiği, hükümet yetkilileri tarafından olumlandığı bir ülkede, Suriye’li bir mülteci işçiye ‘birkaç tokat’ attığı, ‘biraz hırpaladığı’ için ceza alacak hali yoktu patronun. Karakolda kısa bir ifadenin ardından hemen serbest bırakıldı. Yine bir mülteci tekstil işçisi gazete köşesinden isyan ediyordu “14 saat çalışıyor yine geçinemiyoruz”. Afrika, Suriye, Irak, Orta Asya, Afganistan, Pakistan vs. birçok ülke ve bölgeden mülteciyle birlikte yaşıyoruz.
Ötekinin ötekisi olarak tanımlayabileceğimiz mülteci işçiler, gün itibariyle, sınıfın yaşadığımız topraklardaki en alt katmanını oluşturmaktadır. İşçi sınıfı içinde azımsanmayacak bir orana ulaşan mülteci işçiler için, sınıf mücadelesi verme iddiası olan siyasetleri biraz inceledim. Sonuç çok iyi değil. Belki gözden kaçırdığım olmuştur, olmuşsa af ola… Ancak mültecileri programına taşıyan buna yönelik sistemli bir çalışma yürüten hiçbir kurum yok. Mülteci hakları STK’lara havale edilmiş adeta.
Amacım liberal virüsün salgınıyla sosyalistleri yerden yere vurmak değil elbet. Ancak burada vurgulamak istediğim şey şu: bu topraklarda sınıf mücadelesi veren kurumlar mültecilere kayıtsız kalamaz. Mültecilere yönelik gerçekçi politikalar yürütmeden, onlara dokunmadan sınıf mücadelesi gerçek rengini bulamaz. Ki mültecilik konusunda bu kadar deneyimli, mülteciliği Avrupa’da hala yaşayan ülkemiz solu buna kesinlikle kayıtsız kalamaz. Kalmamalıdır. Bu gerçeği görmek, yüzleşmek geleceğe yönelik adımlar atmak sınıf mücadelesinin bir zorunluluğu olarak ertelenemez bir görev olarak önümüzde duruyor.
Mülteci kavramını çok benimse(ye)miyorum aslında. Tüm dünyanın ve onun kaynaklarının insanlığın ortak değeri olduğuna ve yapay sınırlarla bölünmüş toprakların gerçek bir aidiyet belirtmesinin, zorlama bir belirleme olduğunu düşünmekteyim. Ancak tanımlamak için bu kavramı kullanmak da zorundayım. Mülteciliğin uluslararası bir sorun olarak gösterilerek ötekileştirildiği ve bütün sorunların kaynağı olarak hedef gösterildiği son günlerde bizlere düşen görev tüm dünya emekçi ve ezilen halklarının sınıf birliğini sağlamak, bunun propagandasını yapmak ve bunu örgütlemektir. Bize düşen görev; mültecilere yönelen, yöneltilmeye çalışılan anlamasız ve haksız tepkileri dünya emekçilerinin ve ezilenlerinin düşmanları, emperyalist bloklara yöneltmektedir. Halkların ortak mücadelesini yükseltmek, birleşik bir emek mücadelesini örgütlemektir O zaman yarına bırakmayalım bu işi, hemen başlayalım.
Yaşasın tüm dünya işçilerinin-emekçilerinin ve ezilenlerinin mücadele birliği!
Şenol
13 Mart 2017