Etiket arşivi: Mülteciler

Bolu Beyinin Fermanı ve Mahir Mete Kul

Suriye savaşından sonra yoğunlaşan mülteci tartışması son dönemde Bolu belediye başkanı seçilen CHP’li Tanju Özcan’ın seçim malzemesi yaptığı mülteci karşıtı söylemleriyle tekrar gündeme geldi.
Tanju Özcan, seçim öncesi çektiği bir videoda Suriyeli mülteciler hakkında kulaktan dolma bilgilerle mültecilerin aldığı ekonomik yardımları abartarak ırkçı sözler sarf etmiş, seçilmesi halinde Suriyelilere belediye bütçesinden yardım yapılmayacağını söylemişti. Dediğini de yaptı. Seçilir seçilmez belediyeden Suriyelilere yapılan yardımı kesti. Tanju Özcan’ı dinlediğinizde insanın mülteci olası geliyor. Özcan’a göre mülteciler Türkiye vatandaşlarından daha iyi yaşıyor. Bu yalana sağından-solundan inanacak milyonlar ise hazır kıta bu ırkçı koroya katılıyor. Neyse ki az da olsa vicdan ve akıl sahibi bir azınlık bu ırkçı söyleme karşı duracak cesarete sahip.
Bolulu Tanju Özcan ve onun gibiler hedef şaşırtıyor. Ülkedeki yoksulluğun nedenini mültecilere bağlıyor. Avrupa’daki siyasi cinsleri gibi mülteci karşıtlığı üzerinden prim yapmaya çalışıyor. Yüzünü ve dilini Suriye’ye dönerken esas meseleyi maskeliyor. Kendi ülkesini es geçiyor. Memleket gençliğinin göç yollarında nasıl geleceksizleştirildiğini anlatmıyor. Yoksulluğun nedenini mültecilere yıkıyor, Kolin-Demirören aile düğününü, ülke zenginliğinin sınırlı sayıda insanın elinde toplanmasını ve buna karşı oluşan yüz binlerce ‘yeni’ yoksulu es geçiyor. Dönüp dolaşıp Suriyelilere takılıyor.
Mahir Mete Kul, gizli tanık beyanatlarıyla 10 ay hapis yatan üniversiteli bir genç. Yıllarca hapishanelerde yatmamak için mülteci olmayı denedi. Yapamadı. Meriç’te boğuldu. Her gün yüzlerce mültecinin yaşadığı sondu bu. Bolu beyleri Suriyeli mültecilere parmak sallamak yerine kendi ülkelerine dönüp baksınlar. Bu ülke gençliğinin, muhalefetinin nasıl mülteci haline düşürüldüğüyle ilgilensinler. Gerçi Bolu beyleri için onlar da ‘terörist’ ‘vatan-millet düşmanı hain’… Her yıl binlerce insan Türkiye’yi terk etmek zorunda kalıyor. İfade özgürlüğü ve örgütlenme hakkı TMK gibi anti-demokratik yasalarla, militarist yargı yönetimiyle, polis tehditleriyle engellenen binlerce genç ne olacağı belli olmayan bir göç yoluna koyuluyor.  Bolu beyleri mültecilere parmak sallamak yerine kendi gençliğinin göç yollarında son bulan öyküleriyle ilgilensinler. Eğer gerçekten görmek isterlerse hakikati o öykülerde bulacaklardır.
Türkiye’de Suriye’deki gibi bir savaş da yok. Sahi, niye göçüyor bu insanlar? Suriyelilerden mi kaçıyorlar yoksa Bolu beylerinin düzeninden mi?

Şenol
19.04.2019

Çuvaldız Niyetine; Yine, Yeniden Mültecilere Dair

Mültecilerle ilgili daha öncesinde birkaç şey karalamıştım. Sınırlı takipçi ve okur çevremde bu konuda belli bir duyarlılık yaratmaya çalışmıştım. Başarılı oldum mu? Bilmiyorum! Ama bu can alıcı, can ‘sıkıcı’ konuda yazmaya devam edeceğim gibi duruyor. Çünkü toplumun ezici çoğunluğunda mülteci karşıtlığı, ‘yabancı’ düşmanlığı artarak devam ediyor. Geçen aylarda Türk ırkçılar tarafından Suriyeliler özelinde mültecilere yönelik, sosyal medya üzerinden bir linç kampanyası başlatılmıştı. Aslında belli aralıklarla bu linç kampanyası sürdürülüyor. Linç kampanyasından birkaç gün sonra Sakarya’da Suriyeli hamile bir anne tecavüz edildikten sonra yanındaki 10 aylık çocuğu ile birlikte katledildi. Dokuz aylık hamile Mefta Emani (20) ve 10 aylık bebeği Halaf…  Peki, sadece tecavüzcüler mi suçlu ya da bu sadece adli bir olay mı? Değil elbet! Suç kişisel olduğu kadar onu besleyen esas şey toplumsaldır. Suçluyu çok uzakta aramanıza gerek yok. Medyadan başlayın mesela. Sağından ‘solundan’ attıkları haber başlıkları başlı başlına mülteci düşmanlığı değildir de nedir? Ya da yok mu çevrenizde arkadaşınız, aile fertleriniz Suriyelilere sövüp duran, siyahilerle dalga geçen, Afganlara küfür sallayan. Var elbet. Ben çok şahit oldum, çok da kavga ettim. Bazen anlatmaktan usandım. İşte bakın ben de suçluyum. Anlatmaktan usandığım her an ben de suçluyum.

İkiyüzlüce değil mi ama? İnsanları yoksulluğa mahkûm eden, yurtlarını işgal eden, kaynaklarını sömüren, savaşları körükleyen ve çözümsüzlüğe iten, yoksulların sırtında kendi ülkelerinde zevki sefa süren ABD, Rusya, AB gibi emperyalistlere tek ses çıkarmadan; Türkiye, İran, Suudi Krallığı, Katar vb. gibi bölgesel oyunlar kuran devletlere çıtını çıkarmadan suçu göçmenlere, göç etmek zorunda kalanlara atmak ikizyüzlüce değil mi? En net tanımlamayla cahilce ve riyakârca…
Anlatmaya devam edeceğiz. Egemenlerin kendi aralarına çektikleri tel örgüleri tanımayacağız. Teller, betonlar çekseler de aramıza; biz gökyüzünün, toprağın, havanın, suyun, kuşların kardeşliğiyle sınırları söküp atacağız. Sorumluluktan kaçmadan, mücadeleden kaçmadan yaşam hakkını, barınma hakkını savunmaya devam edeceğiz. Ta ki zihnimizdeki tel örgüleri de koparana kadar.

Bu arada Hrant Dink Vakfı çok anlamlı ve yerinde bir rapor hazırladılar. Medyada mülteciler üzerinden üretilen nefret dilini teşhir ettiler. Aşağıda videonun linkini atıyorum. İzlerseniz bir şey kaybetmezsiniz.



#NefretSöylemineHayır
Şenol

15.08.2017

Mülteciler, İşçi Sınıfı ve Sınıf Tavrı

Mülteci, göçmen, sığınmacı… Ekonomik, sosyal, kültürel ve/veya savaş, siyasi baskı nedeniyle doğduğu, yaşadığı toprakları terk etmek zorunda kalanlardan bahsetmek istiyorum. Ve bizim umursamaz tavrımızdan.

Türkiye göçün uğrak yerlerinden. Geçmişte Avrupa’ya geçiş bölgesi olarak mültecilerin sık sık uğradığı bir ülkeydi. Ancak şuan uluslararası göçün kalıcı merkezlerinden biri. Özellikle emperyalist bloklar ve onların bölgesel işbirlikçilerinin hesaplaşma alanına dönen Suriye’de ve Irak’ta süren iç savaşlar yoğun bir  göçe neden oldu.

Uzun siyasi analizlere ve toplumsal tespitlere gerek yok. Ki böyle bir tespit bu yazının boyunu aşar. Vurgulamak istediğim konuya özet olarak değinmek istiyorum. Bir örnekle başlayalım. Geçen haftalarda İzmir’de yaşanan bir olay medyada geniş yer buldu. İzmir’li ırkçı bir patron, Suriye’li işçisi geç kaldığı için onu dövmüş ve bunu facebook hesabından ‘Türk’ün intikamı’ şeklinde ırkçı sloganlarla paylaşmıştı. Elbette işkencenin bile olağan hale geldiği, hükümet yetkilileri tarafından olumlandığı bir ülkede, Suriye’li bir mülteci işçiye ‘birkaç tokat’ attığı, ‘biraz hırpaladığı’ için ceza alacak hali yoktu patronun. Karakolda kısa bir ifadenin ardından hemen serbest bırakıldı. Yine bir mülteci tekstil işçisi gazete köşesinden isyan ediyordu “14 saat çalışıyor yine geçinemiyoruz”. Afrika, Suriye, Irak, Orta Asya, Afganistan, Pakistan vs. birçok ülke ve bölgeden mülteciyle birlikte yaşıyoruz.

Ötekinin ötekisi olarak tanımlayabileceğimiz mülteci işçiler, gün itibariyle, sınıfın yaşadığımız topraklardaki en alt katmanını oluşturmaktadır. İşçi sınıfı içinde azımsanmayacak bir orana ulaşan mülteci işçiler için, sınıf mücadelesi verme iddiası olan siyasetleri biraz inceledim. Sonuç çok iyi değil. Belki gözden kaçırdığım olmuştur, olmuşsa af ola… Ancak mültecileri programına taşıyan buna yönelik sistemli bir çalışma yürüten hiçbir kurum yok. Mülteci hakları STK’lara havale edilmiş adeta.

Amacım liberal virüsün salgınıyla sosyalistleri yerden yere vurmak değil elbet. Ancak burada vurgulamak istediğim şey şu: bu topraklarda sınıf mücadelesi veren kurumlar mültecilere kayıtsız kalamaz. Mültecilere yönelik gerçekçi politikalar yürütmeden, onlara dokunmadan sınıf mücadelesi gerçek rengini bulamaz. Ki mültecilik konusunda bu kadar deneyimli, mülteciliği Avrupa’da hala yaşayan ülkemiz solu buna kesinlikle kayıtsız kalamaz. Kalmamalıdır. Bu gerçeği görmek, yüzleşmek geleceğe yönelik adımlar atmak sınıf mücadelesinin bir zorunluluğu olarak ertelenemez bir görev olarak önümüzde duruyor.

Mülteci kavramını çok benimse(ye)miyorum aslında. Tüm dünyanın ve onun kaynaklarının insanlığın ortak değeri olduğuna ve yapay sınırlarla bölünmüş toprakların gerçek bir aidiyet belirtmesinin, zorlama bir belirleme olduğunu düşünmekteyim. Ancak tanımlamak için bu kavramı kullanmak da zorundayım. Mülteciliğin uluslararası bir sorun olarak gösterilerek ötekileştirildiği ve bütün sorunların kaynağı olarak hedef gösterildiği son günlerde bizlere düşen görev tüm dünya emekçi ve ezilen halklarının sınıf birliğini sağlamak, bunun propagandasını yapmak ve bunu örgütlemektir. Bize düşen görev; mültecilere yönelen, yöneltilmeye çalışılan anlamasız ve haksız tepkileri dünya emekçilerinin ve ezilenlerinin düşmanları, emperyalist bloklara yöneltmektedir. Halkların ortak mücadelesini yükseltmek, birleşik bir emek mücadelesini örgütlemektir O zaman yarına bırakmayalım bu işi, hemen başlayalım.

Yaşasın tüm dünya işçilerinin-emekçilerinin ve ezilenlerinin mücadele birliği!



Şenol
13 Mart 2017

‘Akrep Gibisin Kardeşim’

Son dönemde Suriyeliler üzerinden ırkçı bir dalga yükseltilmeye çalışılıyor. Cumhurbaşkanının iç siyaset malzemesi ve manevrası olarak dile getirdiği ‘vatandaşlık’ ‘gündemi’ sağdan- soldan tüm kesimler tarafından tartışılıyor. Gündem değiştirmede uzmanlaşan bu anlayış amacına ulaşmış gibi görünüyor. Sözde ‘insanlık’ timsali kesilen aynı anlayış, Osmanlıdan aldıkları mirasla iskan politikasını Suriyeliler üzerinden devreye sokmaya çalışıyor. Kürt ve Alevi/Kızılbaş yerleşim yerleri Suriyeliler üzerinden demografik değişime tabi tutulmaya çalışılıyor. Attıkları her adım halkların mücadele birliğini parçalamaya yönelik.
Cumhurbaşkanının gündem değiştirme ‘başarısıyla’ kamuoyunun tartışmasına açtığı ‘vatandaşlık’ üzerine birçok gazete ve sosyal medya paylaşımlarında ırkçı yayınlar yapıldı. Suriyelileri aşağılayan bu yayınlar aslında ülkede ırkçılığın Avrupa’dan, ABD’den geri kalmadığını gösteriyor. Yayınlar öyle çirkin ve ikiyüzlüce ki, ırkçı hezeyanlar adeta ülkedeki yoksulluğun, yolsuzluğun, savaşın tek sorumlusu olarak Suriyeliler olarak gösteriliyor. Ama ırkçı abla ve abilerimizin ısrarla saklamak istedikleri gerçek ise tüm bu sorunların asıl nedeninin kendilerinin savunduğu sistem olma gerçeğidir. Bu ülkede yoksulluk, eğitim ve barınma sorunu Suriyeliler zorunlu göçle geldikten sonra başlamadı. Evsizseniz, yoksulsanız bunun nedeni Suriyeliler değil. Eğer gerçeği görmek istemiyorsanız hatırlatalım tekrar tekrar: Suriye’de savaşın boyutlanmasını sağlayan faktörlerden biri seçtiğiniz hükümet, kutsadığınız devlettir. Seni asgari geçinmeye mahkum eden Suriyeliler değil, seni açlık sınırı altında yaşamaya mahkum eden desteklediğin sistemdir. Güvencesiz çalışıyorsan bunun nedeni Suriyeliler değil, özel istihdam büroları hükümet marifetiyle kanunlaştırılırken  kahvede okeye dönen, selfi çekip yediğini içtiğini sosyal medyada paylaşan sensin. Hiç Suriyeliler yüzünden falan deme. Sorunun ana aktörü sensin. Özgür ve adil yarınlar için mücadele eden devrimcilere ‘terörist’ yaftası yapıştıran, linç eden sensin. Kürtler, Aleviler katledilirken kıs kıs gülen sensin, birleşememizin nedeni sensin. İçindeki ırkçılığa gizlemeye çalışma, ırkçısın işte, kılıf uydurma. Kürtlere, Alevilere, Romanlara ve Suriyelilere küfür ederek saldırarak insanlık suçu işliyorsun…
Velhasıl ırkçılara insanlık dersi verme gibi zor bir işi bir yana bırakıp özce şunu söylemek gerekiyor. Mültecilerin yaşadıkları ülkelerde insanca yaşam şartlarını oluşturması için çabalamalıyız. Suriyeliler  üzerinden yaratılmaya çalışılan ırkçı hezeyanlar karşı durmalıyız. Suriyelilerin iç politika malzemesi haline getirilerek Kürt ve Alevi yerleşim yerlerine yerleştirilmesine ve dolayısıyla bir iskan politikası yürütülmesine  de karşı durmalıyız. Suriyelileri diğer ezilen halklar ile karşı karşıya getirme ve devletin ‘tehdit’ olarak gördüğü ulus ve inançları bastırma aracı olarak kullanılmasına izin vermemeliyiz. Güvenceli çalışma, nitelikli beslenme ve barınma, eğitim hakkını ayrım gözetmeksizin savunmalı, mültecilerin de bundan yararlanmasının şartlarını sağlamalıyız. ve en önemlisi de savaşların ve göçlerin olmaması, her bireyin istediği yerde insan onuruna yakışır şekilde yaşaması için anti-emperyalist, anti-faşist mücadeleye katılmalıyız. Sorunun esas çözümü de budur. Tüm sömürü biçimleri ortadan kalkmadan ne yoksulluğun ne de kitlesel göçlerin bir sonu olacaktır.
Israrla sorunun özünü görmeyip içindeki ırkçılığa kılıf bulanlara, aynayı kendine çevirme cesareti olmayanlara Nazım Hikmetin bir şiiriyle bir cevap verelim:
Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Ve bu dünyada, bu zulüm
                                    senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
                      kabahat senin,
                                     — demeğe de dilim varmıyor ama —

                      kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!”



Şenol
14.07.2016

Aylan Kurdi’lerin Çığlığı

           
       
Aylan Kurdi ismi umarım birçoğunuza bir şeyler çağrıştırıyordur. Çağrıştırmıyorsa biraz hafızalarınızı yoklayın. Hatırlamadıysanız internette arama motoruna hemen yazın. Evet buldunuz sanırım. Aylan Kurdi bir mülteci çocuk. Akdeniz’in kimilerine tatil kimilerin ölüm olan acımasız sularında can verdi. Cesedi kıyıya vurdu ve bir jandarma tarafından kucaklandı, fotoğrafı tüm dünyada yankı buldu. Binlerce Aylan Kurdi zorunlu göç yollarında öldü.

Mülteciler tüm dünyada en kötü yaşama koşullarına mahkûm edilmiş durumdalar. Emperyalistlerin daha çok kar uğruna talan ettiği, savaşlar açtığı, çok uluslu tekelleriyle iliklerine kadar sömürdüğü, yer altı ve yer üstü kaynaklarını çaldığı bölgelerden milyonlarca dünya vatandaşı, sınırları çiğneyip, tel örgüleri aşıp göç etmekteler. Suriye, Irak, Libya, Afganistan, Pakistan, Afrika kıtası yani yoksulluğun, savaşın ve sömürülenlerin diyarlarından ‘muasır medeniyetler beşiklerine’ ulaşmak için büyük denizleri aşıyor, yüz binlerce kilometre yol kat ediyorlar.

ABD, AB, Rusya ve diğer tüm sömürücü devletler insan hakları konusunda her daim ikiyüzlü davranmışlardır. Mülteciler konusunda da ikiyüzlü davranıyorlar. Mültecileri uluslar arası ilişkilerinde pazarlık konusu yapan AB’li sömürücüler, milyonlarca mültecinin ülkesini sömürüp savaşları kızıştırdıkları yetmiyormuş gibi dünya insan hakları tarihine kara bir leke olarak geçecek  ‘mülteci antlaşması imzaladılar.

Türkiye’de de durum farklı değil. Suriye’den gelen son göçle ülkemizin dillere destan ‘misafirperverliği’ camii önlerinden AVM önlerine, sanayi havzalarından tarım alanlarına, mahallelerden okullara muazzam bir ‘tahammül’ ile kendini gösterdi. Suriyeli genç kadınları ‘satın alıp’ ikinci üçüncü eş olarak evlenerek tüm dünyaya ‘insanlık dersi’ veren, 20-30 TL’ye seks kölesi haline getirerek ‘ahlak’ timsali kesilen Anadolu erkeği tüm dünyaya misafirperverliğin en iyi örneklerini gösteriyor. Suriyeli ‘baldırı çıplaklara’ yaklaşım oldukça dışlayacı. Tabi bunun başlıca nedenlerden biri de iktidardaki İslamcı parti olan AKP’nin mültecileri iç-dış politika malzemesi olarak kullanması, ülkemiz diğer halklarının, yanlış bir algıyla, ülkedeki yoksulluğun ve diğer birçok sorunun nedeni olarak mültecileri hedef tahtasına koyması olarak sayabiliriz. Aslında bu algı sermaye sahibi yani özce zengin sınıfın işine geliyor. Bu zıtlaşmadan yararlanarak, yani emekçileri bölerek düşük iş gücü piyasasının gelişmesini kullanıyor. Sokakta gördüğümüzde tiksinerek veya öfkeyle baktığımız mültecilere karşı esasta ırkçı hezeyanlar beslediğimizin ve sosyal dışlamanın/dışlanmanın merkezi olduğumuzu sanırım henüz fark etmiş değiliz.

Ülkemizde mülteci hakları savunusuna sosyalistlerin öncülük etmesi gerektiğini düşünüyorum. Sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz bir dünya yaratmak isteyenlerin sınır tellerinin öbür yakasından gelen insanlara karşı duyarsız kalması doğru olmaz. Sosyalistler ülkemiz işçi sınıfına dahil olan mültecilere yönelik politika geliştirmesi gerekiyor. Sosyal dışlanmadan emek sömürüsüne karşı mücadeleye, eğitim hakkından anadilde öğrenim hakkına, kadın haklarından çocuk haklarına mülteci haklarını da politik mücadelenin bir parçası haline getirmeli. Zaten insanlığın sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz bir dünya hayali tel örgülere hapsedilemez.        Dünya vatandaşı kavramını sık kullanmak gerektiğini düşünüyorum. Halklar arasında çizilen yapay sınırlara göre mi belirlenecek yaşam hakkı? Buna kim karar veriyor: 



ŞENOL
20.06.2016