Yazar arşivleri: senolkayaoglu

Daha İyisini Yapabiliriz


Ekim Devrimi’nin yüzüncü yılındayız. Dünya emekçilerinin iktidarı ele geçirdiği Ekim Devrimi, dünya emekçi ve ezilen halklarının devrim tarihinde unutulmayacak ve öğrettikleriyle geleceğimize ışık tutacaktır. Ekim Devrimi’nin itici gücüyle  tüm dünya emekçileri kendi ülkelerindeki gerici iktidarları devirmek için büyük mücadeleler vermiş, bu  mücadeleler Çin, Vietnam, Küba vb. gibi birçok ülkede başarıya ulaşmış, kimi gerici devletleri ise önemli ölçütte geriletmiş ve emekçiler lehine kazanımlar sağlamıştır.
Ekim Devrimi’nin yüzüncü yılı ülkemizde de coşkuyla karşılandı. Ağırlıklı olarak salon etkinlikleri (panel, sempozyum, konferans) yapıldı. Bunların hemen hemen tamamı sovyet deneyimleri, yenilgiye götüren hatalar, tarihsel çerçeve, önder rolleri, partinin rolü vs. üzerine tartışmalarla geçti. Sosyal bilimler dergileri ve siyasal dergiler Ekim-Kasım sayılarını 100.yılı vesilesiyle Ekim Devrimi’ne, Sovyetlere ayırdı. Tüm bu çalışmalar çok değerli. Önemli tartışmalar yürütülmekte, önemli bilgiler paylaşılmakta. Farklı alanlardan sosyalistler fikir tartışması yürüttü. Bu önemlidir, değerlidir ve gereklidir. Eleştirilmesi gereken konu ise esasta tartışmaların mahiyeti ve kapsamı aynıyken, her sosyalist grubun kendi rüzgarını estirme çabasıydı. Yani aslında tüm gruplar ortak birkaç panel, sempozyum, konferans üzerinden bu tartışmalarıyürütebilirdi. Bu çok daha etkili, kapsayıcı ve geliştirici olurdu. Ama olmadıOrtaklaşma konusunda eskiye göre daha iyi durumda olsak da bu konuda daha çok çaba harcamalıyız.
Yüzyıl sonra daha iyisini yapabiliriz. Evet! Paris Komünü, Ekim Devrimi, Çin Devrimi, Büyük Proleter Kültür Devrimi vb. hataları ve katkılarıyla dünya komünist hareketinin miraslarıdır. Bunlar dışında dünya komünistleri, devrimle sonuçlanmamış, mücadelelerin hala sürdüğü engin deneyimleriyle önemli bir direniş ve mücadele mirasına sahiptir. Emekçilerin ve ezilenlerin sömürüye karşı verdikleri tüm mücadeleler mirasımızdır.Onlardan öğrenmeliyiz. Ancak gelinen aşamada daha iyisini yapmak zorundayız. Bilgi birikiminin ve tecrübelerin yüzyıl öncesine göre daha çok olduğu,  olgunlaştığı günümüzde Ekim Devrimi’nden, Çin/Kültür Devrimi’nden daha iyisini yapmalıyız. Yapabiliriz! Yüzüncü yıl tartışmalarında esas sorunsalımızın sosyalizmin örgütlenme sorunları ve geleceği olması gerektiğini düşünenlerdenim. Yenilenin sosyalizm olmadığı Sovyet deneyimi olduğu konusunda sık kullanılan bir argümandır. Bu argüman yanlış değildir ancak eksiktir. Neden? Çünkü burada yapısal bir sorunun olduğu açık. Yoksa sosyalizmin geriye düşüşünü sadece tek tek ülkelerdeki yenilgilerle açıklayamayız. Ya da kapitalizmin saldırılarıyla… Bu kendimizi kandırmaktan öte bir anlam taşımaz. Günümüzde sosyalizmin emekçiler nezdinden güven kaybetmesinin, onların kendi kurtuluşmücadelelerine yabancılaşmasının nedeni sadece dışımızdaki nedenlere bağlanamaz. 

Sorunu aşmak için öncelikle cesur olmalıyız. Geçmişin hatalarıyla korkmadan  yüzleşmeliyiz.  Emekçilerin nezdinde karşılığı olmayan, onları sosyalist örgütlenmelerden uzaklaştıran örgüt modellerinden kurtulmalıyız. Örgüt modelleri üzerine ciddi tartışmaların yürütüldüğünü biliyoruz. Meclis örgütlenmeleri çözüm olarak önerilen bir model. Başarılı olur mu? En azından denemeye değer. Daha iyisi olur mu? Olur. Dediğim gibi daha iyisi için ciddi kafa yormalıyız. Önder-lider miti etrafından birleşen örgütlenmelerin toplumda ilerletici bir rolü olmadığı, ileri bir rolü olanların dahi bir süre sonra gericileştiği, kendini tekrar ettiğini tecrübe ettik, etmeye de devam ediyoruz. Toplumun büyük kısmında, sosyalistler de dahil, lider kültü ‘önemli’ bir örgütlenme aracı. Maalesef..! Bunu aşmalıyız. Tarihten bireylerin rolü önemlidir. Bunu inkar etmiyorum. Ancak hiçbir önder, lider, şef emekçi halkların mücadelesinden bağımsız bir başarı kazanmamıştır, kazanamaz da. Ekim Devrimi, Çin Devrimi, Kültür Devrimi, Küba, Vietnam vs. tarihteki tüm gerçek ilerlemeler, kazanımlar, devrimler emekçi halkların can pahasına verdikleri mücadelelerin eseridir. Bu yarın da böyle olacaktır. Daha birçok sorunumuz var. Ben sadece ikisine değinebildim. Daha detaylı bir analiz, geniş bir tartışmanın ve tecrübenin konusu. En azından sosyalizmin örgütlenme sorunlarını ve geleceğini dert edinen kurum ve aydınlar ilk elden bir araya gelebilir.
Yüzüncü yıl tartışmaları yüz birinci yıla taşar mı? -Bilemiyorum. Ancak Sosyalizmin örgütlenme sorunları ve geleceği üzerine düşünmek, çözümler üretmek zorundayız.  İnsanlığın ve onun parçası olduğu doğanın tek kurtuluşu sosyalizmden, komünizmden geçmektedir. Ekolojik yıkımın boyutu, gelir adaletsizliğin her geçen gün derinleşmesi gibi, kapitalizmin insana ve doğaya verdiği zararlar düşünüldüğünde çok da zamanımızda yok aslında. Sosyalizm hemen gereklidir. O zaman daha çok çabalamalı, daha çok yoğunlaşmalıyız.


Şenol
11.12.2017

Çuvaldız Niyetine; Yine, Yeniden Mültecilere Dair

Mültecilerle ilgili daha öncesinde birkaç şey karalamıştım. Sınırlı takipçi ve okur çevremde bu konuda belli bir duyarlılık yaratmaya çalışmıştım. Başarılı oldum mu? Bilmiyorum! Ama bu can alıcı, can ‘sıkıcı’ konuda yazmaya devam edeceğim gibi duruyor. Çünkü toplumun ezici çoğunluğunda mülteci karşıtlığı, ‘yabancı’ düşmanlığı artarak devam ediyor. Geçen aylarda Türk ırkçılar tarafından Suriyeliler özelinde mültecilere yönelik, sosyal medya üzerinden bir linç kampanyası başlatılmıştı. Aslında belli aralıklarla bu linç kampanyası sürdürülüyor. Linç kampanyasından birkaç gün sonra Sakarya’da Suriyeli hamile bir anne tecavüz edildikten sonra yanındaki 10 aylık çocuğu ile birlikte katledildi. Dokuz aylık hamile Mefta Emani (20) ve 10 aylık bebeği Halaf…  Peki, sadece tecavüzcüler mi suçlu ya da bu sadece adli bir olay mı? Değil elbet! Suç kişisel olduğu kadar onu besleyen esas şey toplumsaldır. Suçluyu çok uzakta aramanıza gerek yok. Medyadan başlayın mesela. Sağından ‘solundan’ attıkları haber başlıkları başlı başlına mülteci düşmanlığı değildir de nedir? Ya da yok mu çevrenizde arkadaşınız, aile fertleriniz Suriyelilere sövüp duran, siyahilerle dalga geçen, Afganlara küfür sallayan. Var elbet. Ben çok şahit oldum, çok da kavga ettim. Bazen anlatmaktan usandım. İşte bakın ben de suçluyum. Anlatmaktan usandığım her an ben de suçluyum.

İkiyüzlüce değil mi ama? İnsanları yoksulluğa mahkûm eden, yurtlarını işgal eden, kaynaklarını sömüren, savaşları körükleyen ve çözümsüzlüğe iten, yoksulların sırtında kendi ülkelerinde zevki sefa süren ABD, Rusya, AB gibi emperyalistlere tek ses çıkarmadan; Türkiye, İran, Suudi Krallığı, Katar vb. gibi bölgesel oyunlar kuran devletlere çıtını çıkarmadan suçu göçmenlere, göç etmek zorunda kalanlara atmak ikizyüzlüce değil mi? En net tanımlamayla cahilce ve riyakârca…
Anlatmaya devam edeceğiz. Egemenlerin kendi aralarına çektikleri tel örgüleri tanımayacağız. Teller, betonlar çekseler de aramıza; biz gökyüzünün, toprağın, havanın, suyun, kuşların kardeşliğiyle sınırları söküp atacağız. Sorumluluktan kaçmadan, mücadeleden kaçmadan yaşam hakkını, barınma hakkını savunmaya devam edeceğiz. Ta ki zihnimizdeki tel örgüleri de koparana kadar.

Bu arada Hrant Dink Vakfı çok anlamlı ve yerinde bir rapor hazırladılar. Medyada mülteciler üzerinden üretilen nefret dilini teşhir ettiler. Aşağıda videonun linkini atıyorum. İzlerseniz bir şey kaybetmezsiniz.



#NefretSöylemineHayır
Şenol

15.08.2017

Barış Yazgı, Kemal Kurkut ya da Ötekinin Yaşam(ama) Hakkı

Barış Yazgı ve Kemal Kurkut… İkisinin de ortak noktaları var. Bunlardan biri,  müziğe kendilerini adamaları, kemanlarına aşk ile bağlanmaları. İkincisi yoksul olmaları, üçüncüsü ölmeleri/öldürülmeleri.
Kemal Kurkut 2017 Amed Newrozu’nda, polisle yaşadığı, içeriği bilinmeyen bir tartışma sonunda polisten kaçmış, çok rahat silah kullanılmadan  durdurulabilecekken kurşunlanarak katledilmişti. Bu da yetmedi polis tarafından basına ‘canlı bomba’ olarak ilan edildi. Ortaya çıkan fotoğraflar Kemal Kurkut’un açıkça katledildiğini gözler önüne serdi. Bahane tutmadı, bu sefer elindeki bıçak öne sürüldü. Halbuki üniversitelerde pala, satır, silahla gezen ırkçılar polis korumasında okula giriyor, polis korumasında sosyalistlere saldırıyor, yine polis korumasında okulu terk ediyordu. Gezi eylemlerinde Taksim’de ‘duyarlı’ bir esnaf satırla rast gele etrafa saldırıyor, polisin ‘şefkatli’ elleri onu durdurmaya çalışıyordu. Peki Kemal Kurkut’un neyi eksikti?! Kürt olduğu için mi, Alevi olduğu için mi katli vacip görülmüştü? Ya da tek ‘suçu’ Amed’de Newroz’da olması mıydı? Belki de hepsi. Ölümü haklıydı silahı tutanlar için. Tetiğe basanlar hangi kinle çektiler tetiği? Bilmiyoruz(!)! Türkiye’de bu kadar basittir zaten ölmek ve öldürmek. Göstermelik davalar sürecektir elbet. (Aynı Okmeydanı’nda cemevinde polis kurşunuyla katledilen Uğur Kurt gibi…)
Barış Yazgı da kemanına tutkundu. Türkiye’nin sanat ve sanatçıya verdiği değerden(!) payını alamamış bir Avrupa ülkesine göç etmeyi düşünmüştü. Kaçak bir botta Akdeniz’in karanlık sularında yüzbinlerce mülteci gibi boğularak hayatını kaybetti. Ailesi cansız bedeninin yanında bulunan kemanından tanıdı kendisini. Başka bir ülkede, başka bir mekanda, daha iyi imkanlarla belki çok iyi bir müzisyen olabilecekti Barış. Yoksulun payına daha fazla yoksulluk düşüyor sonuçta. Sınırı aşarsa ya ölüm ya devlet terörü… Tüm dünyada emekçiler, ezilenler üzerinde kapitalist sömürü ve devlet terörü katmerleniyor. Alternatif  bir yaşam için mücadele edenlere  daha fazla sorumluluk düşüyor.
Ötekilerin hasır altı edilen gerçekliği milyarlarca yazı eder. Yazmak istedim. Barış ve Kemal için. Zoruma gitti/gidiyor. Adaletsizliğin, eşitsizliğin dünyasında artık ah etmek değil zılgıt çekmek istiyorum.
Barış ve Kemal’i unutmayın…

Şenol
24.05.2017

Mülteciler, İşçi Sınıfı ve Sınıf Tavrı

Mülteci, göçmen, sığınmacı… Ekonomik, sosyal, kültürel ve/veya savaş, siyasi baskı nedeniyle doğduğu, yaşadığı toprakları terk etmek zorunda kalanlardan bahsetmek istiyorum. Ve bizim umursamaz tavrımızdan.

Türkiye göçün uğrak yerlerinden. Geçmişte Avrupa’ya geçiş bölgesi olarak mültecilerin sık sık uğradığı bir ülkeydi. Ancak şuan uluslararası göçün kalıcı merkezlerinden biri. Özellikle emperyalist bloklar ve onların bölgesel işbirlikçilerinin hesaplaşma alanına dönen Suriye’de ve Irak’ta süren iç savaşlar yoğun bir  göçe neden oldu.

Uzun siyasi analizlere ve toplumsal tespitlere gerek yok. Ki böyle bir tespit bu yazının boyunu aşar. Vurgulamak istediğim konuya özet olarak değinmek istiyorum. Bir örnekle başlayalım. Geçen haftalarda İzmir’de yaşanan bir olay medyada geniş yer buldu. İzmir’li ırkçı bir patron, Suriye’li işçisi geç kaldığı için onu dövmüş ve bunu facebook hesabından ‘Türk’ün intikamı’ şeklinde ırkçı sloganlarla paylaşmıştı. Elbette işkencenin bile olağan hale geldiği, hükümet yetkilileri tarafından olumlandığı bir ülkede, Suriye’li bir mülteci işçiye ‘birkaç tokat’ attığı, ‘biraz hırpaladığı’ için ceza alacak hali yoktu patronun. Karakolda kısa bir ifadenin ardından hemen serbest bırakıldı. Yine bir mülteci tekstil işçisi gazete köşesinden isyan ediyordu “14 saat çalışıyor yine geçinemiyoruz”. Afrika, Suriye, Irak, Orta Asya, Afganistan, Pakistan vs. birçok ülke ve bölgeden mülteciyle birlikte yaşıyoruz.

Ötekinin ötekisi olarak tanımlayabileceğimiz mülteci işçiler, gün itibariyle, sınıfın yaşadığımız topraklardaki en alt katmanını oluşturmaktadır. İşçi sınıfı içinde azımsanmayacak bir orana ulaşan mülteci işçiler için, sınıf mücadelesi verme iddiası olan siyasetleri biraz inceledim. Sonuç çok iyi değil. Belki gözden kaçırdığım olmuştur, olmuşsa af ola… Ancak mültecileri programına taşıyan buna yönelik sistemli bir çalışma yürüten hiçbir kurum yok. Mülteci hakları STK’lara havale edilmiş adeta.

Amacım liberal virüsün salgınıyla sosyalistleri yerden yere vurmak değil elbet. Ancak burada vurgulamak istediğim şey şu: bu topraklarda sınıf mücadelesi veren kurumlar mültecilere kayıtsız kalamaz. Mültecilere yönelik gerçekçi politikalar yürütmeden, onlara dokunmadan sınıf mücadelesi gerçek rengini bulamaz. Ki mültecilik konusunda bu kadar deneyimli, mülteciliği Avrupa’da hala yaşayan ülkemiz solu buna kesinlikle kayıtsız kalamaz. Kalmamalıdır. Bu gerçeği görmek, yüzleşmek geleceğe yönelik adımlar atmak sınıf mücadelesinin bir zorunluluğu olarak ertelenemez bir görev olarak önümüzde duruyor.

Mülteci kavramını çok benimse(ye)miyorum aslında. Tüm dünyanın ve onun kaynaklarının insanlığın ortak değeri olduğuna ve yapay sınırlarla bölünmüş toprakların gerçek bir aidiyet belirtmesinin, zorlama bir belirleme olduğunu düşünmekteyim. Ancak tanımlamak için bu kavramı kullanmak da zorundayım. Mülteciliğin uluslararası bir sorun olarak gösterilerek ötekileştirildiği ve bütün sorunların kaynağı olarak hedef gösterildiği son günlerde bizlere düşen görev tüm dünya emekçi ve ezilen halklarının sınıf birliğini sağlamak, bunun propagandasını yapmak ve bunu örgütlemektir. Bize düşen görev; mültecilere yönelen, yöneltilmeye çalışılan anlamasız ve haksız tepkileri dünya emekçilerinin ve ezilenlerinin düşmanları, emperyalist bloklara yöneltmektedir. Halkların ortak mücadelesini yükseltmek, birleşik bir emek mücadelesini örgütlemektir O zaman yarına bırakmayalım bu işi, hemen başlayalım.

Yaşasın tüm dünya işçilerinin-emekçilerinin ve ezilenlerinin mücadele birliği!



Şenol
13 Mart 2017

Çocuk Düşlerimiz…

Güzel olan ne varsa kirleniyor, kirletiliyor. Bu kirlilik içinde çocukluk düşlerimize sahip çıkmaktan başka yol gözükmüyor.
Her şeyin bir ‘değerinin’ olduğu, mülk ilişkilerine bu kadar sıkı bağlı olduğumuz günümüzde hemen her şey yozlaşıyor. Eşitlikten, adaletten, insan haklarından, özgürlükten yana olanlar baskı altına alınıyor, hapishanelere atılıyor, katlediliyor. İşin acı veren tarafı sömürünün zulmün en ağırını yaşayan milyonlarca insan buna sessiz kalıyor, bir kısmı da alkış tutuyor. Yani sömürücüsünün, prangasını elinde tutanın safında duruyor. Sistemin çarkına uymayanlar, dişlilerini bozanlar  tüm zorluklara rağmen ayakta durmaya, mücadele etmeye çalışıyor. Deryada damla olmayı göze alanlar, tüm dünyada inatla mücadelede ısrar ediyor. Bu çok zor elbette. Bir taraftan çarkın sahipleri, diğer taraftan ‘ruhsuz bir kalabalık’, bunca zulme, sömürüye, talana rağmen uyanmak, ayağa kalkmak istemeyen yığınla insan…
Hemen hemen tüm dünyada ırkçı/ milliyetçi, dinci söylemlerin taraftar bulduğu ve yükselişte olduğu söylenirse yanlış olmaz herhalde. İnsanlığı yıkıma sürükleyen bu bağnaz düşüncelere karşı çaresiz miyiz peki? Irkçılık, savaş kışkırtıcılığı, dinci fanatizm kitlelerde karşılık bulurken; bizlerin yani eşitlik, adalet, özgürlük talepleri olanların kitlelerle buluş(a)mamasını nasıl açıklayabiliriz?! Açıklayamayız! Bu nedenle ısrarla ve inatla mücadele etmekten başka şansımız yok!
Tüm dünyanın bir felakete gitmesini engelleyecek tek güç olan bizler; yani tüm dünyada anti-faşist, anti-emperyalist anti-sömürgeci mücadele veren bizler; eşitlik, adalet, özgürlük, gerçek bir halk demokrasisi isteyen  bizler mücadele etmez, direnmez ve son tahlilde bu eşitsiz, adil olmayan sömürücü zorba düzeni yıkmazsak tüm dünyanın her alanda bir felakete gideceği kesin. Kenarda bekleme, tribünlerden izleme vakti değildir bugün. Eşit, adil, sömürüsüz, aydınlık bir geleceğin yolları sarp, dolambaçlı, çetin ve sayısız engeli barındırıyor bünyesinde… Ama mücadele etmekten başka çaremiz yok. Birlikte yürümekten başka çaremiz yok.
En masum, en güzel düşler çocuklara aittir. Bu köhnemiş düzen ve onun uşakları kirletmeden çocukça düşlerimizi, düşlerimiz için mücadele etme günüdür. Şimdi vakti değil söylenmenin, ah etmenin. Atmadığımız her adım, haykırmadığımız her söz geleceğin ahıdır bizlere. Yaşanabilir bir dünya için daha çok haykırmalı, daha büyük adımlar atmalı.
Evet, hazır mıyız?
Şenol
13.11.2016

Anadilde Çizgi Film Haktır!

15 Temmuz darbe girişiminin ardından, Gülen Cemaatinin eski ortağı AKP, darbe girişimi bahanesiyle kamuda onbinlerce tasfiyeye girişti. Amaçlarını Gülen Cemaati yani popüler adıyla FETÖ olduğunu söyleseler de “krizi fırsata çevirme” ve yoğun “mağdur” edebiyatıyla (bu konuda ustalardır) binlerce sosyalist, sosyal demokrat, aydın muhalif kamu çalışanlarını tasfiye etti. TV’ler ve radyolar kapatıldı. Hayatın Sesi, Tv10, IMC Tv, Van Tv, Jiyan Tv, Özgür Radyo, Radyo Rengin, Yön Radyo ve Zarok TV  kapatıldı. 16 Temmuz sabahı darbeye uyanmış olsaydık, muhtemelen bu kanallar yine kapatılacaktı. Ve yine muhtemelen binlerce kamu çalışanı atılacak, yüzlercesi tutuklanacaktı. Şu an olduğu gibi… Yani FETÖ, AKP, MHP vs. vs. eski ortaklar arasında hiç bir fark yok.
Aslında yazıyı kaleme alma amacım,  Zarok Tv… Evet ülkemizin ilk Kürtçe çocuk kanalı. Kanal ayrıca Kırmançki (Zazaki) ve Sorani dillerinde de yayın yapıyor. Geçmişe dönüp baktığımızda “ileri demokrasinin” “yıkılmaz kalesi”, “yüce demokrasi” savunucumuz AKP hükümeti anadilde yayınların önünü açtığı ile övünüyordu. Anadilde o kadar ileri gittiler ki, 7 Haziran seçimlerini alanlarda Kürtçe Kur’an sallayarak ‘zirvede’ tamamlamışlardı. Kapatılan kanal ve radyolar zorlaya zorlaya, elde avuçta ilgili ilgisiz hangi argüman varsa, ortaya konularak, alınan kapatma kararlarını gerekçelendirebilirler (ki bizce hiçbir gerekçesi olamaz). Ancak Zarok Tv gibi aslında tüm kesimler tarafından makul karşılanabilecek bir kanalın hangi gerekçelerle kapatıldığının gerekçesi merak(!) konusu… Verdiğim bir tepki. Kürd çocuğuna evrensel insan hakları, çocuk hakları sözleşmelerinde tanınmış anadilde eğitim alma, sosyalleşme hakkı, yöneticiler tarafından kendi yaptıkları yasaları dahi yok sayılarak engellenmesinedir tepkim. Türkiye, çocuk hakkı ihlalleri konusunda zirvelerdeki yerini koruyacak gibi. 
Hükümet yetkilileri, anadilini konuşacaksan bizim izin verdiğimiz ölçüde, inanacaksan bizim gibi inanacaksın diye dursun, sözleşmeli misyoner öğretmenler Kürd illerinde göreve başladı. İlk işleri Kürd çocuğuna adını yasaklamak oldu. “Mustafa” “Kemal” hikayesinden çok etkilenen öğretmenlerimiz(!) arkadaşlarının isimlerini çocuklara koymuş bile. Bu arada ülkenin en dokunulmaz kurumu Diyanet İşleri Başkanlığı okul-cami projesi, diyanet ana okulları vs vs dünya çapında ses getirecek projelerle gündemdeki ‘prestijli’ konumunu korumaya devam ediyor. TBMM ise hala  Çocuk Hakları Sözleşmesi’ nde anadil hakkı, kültür vb. içeren maddelere çekince koymayı sürdürüyor. Devletin yüzyıllık tekçi algısı hala güncelliğini koruyor.
Son söz: “Çocuklara kıymayın efendiler…”


Türkiye’nin BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde çekince koyduğu maddeler:
Madde 17
Taraf Devletler, kitle iletişim araçlarının önemini kabul ederek çocuğun; özellikle toplumsal, ruhsal ve ahlâki esenliği ile bedensel ve zihinsel sağlığını geliştirmeye yönelik çeşitli ulusal ve uluslararası kaynaklardan bilgi ve belge edinmesini sağlarlar. Bu amaçla Taraf Devletler:
a. Kitle iletişim araçlarını çocuk bakımından toplumsal ve kültürel yararı olan ve 29 uncu maddenin ruhuna uygun bilgi ve belgeyi yaymak için teşvik ederler;
b. Çeşitli kültürel, ulusal ve uluslararası kaynaklardan gelen bu türde bilgi ve belgelerin üretimi, değişimi ve yayımı amacıyla uluslararası işbirliğini teşvik ederler;
c. Çocuk kitaplarının üretimini ve yayılmasını teşvik ederler;
d. Kitle iletişim araçlarını azınlık grubu veya bir yerli ahaliye mensup çocukların dil gereksinimlerine özel önem göstermeleri konusunda teşvik ederler;
e. 13 ve 18’inci maddelerde yeralan kurallar gözönünde tutularak çocuğun esenliğine zarar verebilecek bilgi ve belgelere karşı korunması için uygun yönlendirici ilkeler geliştirilmesini teşvik ederler.
Madde 29
1.Taraf Devletler çocuk eğitiminin aşağıdaki amaçlara yönelik olmasını kabul ederler:
a. Çocuğun kişiliğinin, yeteneklerinin, zihinsel ve bedensel yeteneklerinin mümkün olduğunca geliştirilmesi;
b. İnsan haklarına ve temel özgürlüklere, Birleşmiş Milletler Andlaşmasında benimsenen ilkelere saygısının geliştirilmesi;
c. Çocuğun ana–babasına, kültürel kimliğine, dil ve değerlerine, çocuğun yaşadığı veya geldiği menşe ülkenin ulusal değerlerine ve kendisininkinden farklı uygarlıklara saygısının geliştirilmesi;
d. Çocuğun, anlayışı, barış, hoşgörü, cinsler arası eşitlik ve ister etnik, ister ulusal, ister dini gruplardan, isterse yerli halktan olsun, tüm insanlar arasında dostluk ruhuyla, özgür bir toplumda, yaşantıyı, sorumlulukla üstlenecek şekilde hazırlanması;
e. Doğal çevreye saygısının geliştirilmesi.
2.Bu maddenin veya 28’inci maddenin hiçbir hükmü gerçek ve tüzel kişilerin öğretim kurumları kurmak ve yönetmek özgürlüğüne, bu maddenin 1 inci fıkrasında belirtilen ilkelere saygı gösterilmesi ve bu kurumlarda yapılan eğitimin Devlet tarafından konulmuş olan asgari kurallara uygun olması koşuluyla, aykırı sayılacak biçimde yorumlanmayacaktır.
Madde 30

Soya, dine ya da dile dayalı azınlıkların ya da yerli halkların varolduğu Devletlerde, böyle bir azınlığa mensup olan ya da yerli halktan olan çocuk, ait olduğu azınlık topluluğunun diğer üyeleri ile birlikte kendi kültüründen yararlanma, kendi dinine inanma ve uygulama ve kendi dilini kullanma hakkından yoksun bırakılamaz.



Şenol
11.10.2016

‘Akrep Gibisin Kardeşim’

Son dönemde Suriyeliler üzerinden ırkçı bir dalga yükseltilmeye çalışılıyor. Cumhurbaşkanının iç siyaset malzemesi ve manevrası olarak dile getirdiği ‘vatandaşlık’ ‘gündemi’ sağdan- soldan tüm kesimler tarafından tartışılıyor. Gündem değiştirmede uzmanlaşan bu anlayış amacına ulaşmış gibi görünüyor. Sözde ‘insanlık’ timsali kesilen aynı anlayış, Osmanlıdan aldıkları mirasla iskan politikasını Suriyeliler üzerinden devreye sokmaya çalışıyor. Kürt ve Alevi/Kızılbaş yerleşim yerleri Suriyeliler üzerinden demografik değişime tabi tutulmaya çalışılıyor. Attıkları her adım halkların mücadele birliğini parçalamaya yönelik.
Cumhurbaşkanının gündem değiştirme ‘başarısıyla’ kamuoyunun tartışmasına açtığı ‘vatandaşlık’ üzerine birçok gazete ve sosyal medya paylaşımlarında ırkçı yayınlar yapıldı. Suriyelileri aşağılayan bu yayınlar aslında ülkede ırkçılığın Avrupa’dan, ABD’den geri kalmadığını gösteriyor. Yayınlar öyle çirkin ve ikiyüzlüce ki, ırkçı hezeyanlar adeta ülkedeki yoksulluğun, yolsuzluğun, savaşın tek sorumlusu olarak Suriyeliler olarak gösteriliyor. Ama ırkçı abla ve abilerimizin ısrarla saklamak istedikleri gerçek ise tüm bu sorunların asıl nedeninin kendilerinin savunduğu sistem olma gerçeğidir. Bu ülkede yoksulluk, eğitim ve barınma sorunu Suriyeliler zorunlu göçle geldikten sonra başlamadı. Evsizseniz, yoksulsanız bunun nedeni Suriyeliler değil. Eğer gerçeği görmek istemiyorsanız hatırlatalım tekrar tekrar: Suriye’de savaşın boyutlanmasını sağlayan faktörlerden biri seçtiğiniz hükümet, kutsadığınız devlettir. Seni asgari geçinmeye mahkum eden Suriyeliler değil, seni açlık sınırı altında yaşamaya mahkum eden desteklediğin sistemdir. Güvencesiz çalışıyorsan bunun nedeni Suriyeliler değil, özel istihdam büroları hükümet marifetiyle kanunlaştırılırken  kahvede okeye dönen, selfi çekip yediğini içtiğini sosyal medyada paylaşan sensin. Hiç Suriyeliler yüzünden falan deme. Sorunun ana aktörü sensin. Özgür ve adil yarınlar için mücadele eden devrimcilere ‘terörist’ yaftası yapıştıran, linç eden sensin. Kürtler, Aleviler katledilirken kıs kıs gülen sensin, birleşememizin nedeni sensin. İçindeki ırkçılığa gizlemeye çalışma, ırkçısın işte, kılıf uydurma. Kürtlere, Alevilere, Romanlara ve Suriyelilere küfür ederek saldırarak insanlık suçu işliyorsun…
Velhasıl ırkçılara insanlık dersi verme gibi zor bir işi bir yana bırakıp özce şunu söylemek gerekiyor. Mültecilerin yaşadıkları ülkelerde insanca yaşam şartlarını oluşturması için çabalamalıyız. Suriyeliler  üzerinden yaratılmaya çalışılan ırkçı hezeyanlar karşı durmalıyız. Suriyelilerin iç politika malzemesi haline getirilerek Kürt ve Alevi yerleşim yerlerine yerleştirilmesine ve dolayısıyla bir iskan politikası yürütülmesine  de karşı durmalıyız. Suriyelileri diğer ezilen halklar ile karşı karşıya getirme ve devletin ‘tehdit’ olarak gördüğü ulus ve inançları bastırma aracı olarak kullanılmasına izin vermemeliyiz. Güvenceli çalışma, nitelikli beslenme ve barınma, eğitim hakkını ayrım gözetmeksizin savunmalı, mültecilerin de bundan yararlanmasının şartlarını sağlamalıyız. ve en önemlisi de savaşların ve göçlerin olmaması, her bireyin istediği yerde insan onuruna yakışır şekilde yaşaması için anti-emperyalist, anti-faşist mücadeleye katılmalıyız. Sorunun esas çözümü de budur. Tüm sömürü biçimleri ortadan kalkmadan ne yoksulluğun ne de kitlesel göçlerin bir sonu olacaktır.
Israrla sorunun özünü görmeyip içindeki ırkçılığa kılıf bulanlara, aynayı kendine çevirme cesareti olmayanlara Nazım Hikmetin bir şiiriyle bir cevap verelim:
Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Ve bu dünyada, bu zulüm
                                    senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
                      kabahat senin,
                                     — demeğe de dilim varmıyor ama —

                      kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!”



Şenol
14.07.2016

Aylan Kurdi’lerin Çığlığı

           
       
Aylan Kurdi ismi umarım birçoğunuza bir şeyler çağrıştırıyordur. Çağrıştırmıyorsa biraz hafızalarınızı yoklayın. Hatırlamadıysanız internette arama motoruna hemen yazın. Evet buldunuz sanırım. Aylan Kurdi bir mülteci çocuk. Akdeniz’in kimilerine tatil kimilerin ölüm olan acımasız sularında can verdi. Cesedi kıyıya vurdu ve bir jandarma tarafından kucaklandı, fotoğrafı tüm dünyada yankı buldu. Binlerce Aylan Kurdi zorunlu göç yollarında öldü.

Mülteciler tüm dünyada en kötü yaşama koşullarına mahkûm edilmiş durumdalar. Emperyalistlerin daha çok kar uğruna talan ettiği, savaşlar açtığı, çok uluslu tekelleriyle iliklerine kadar sömürdüğü, yer altı ve yer üstü kaynaklarını çaldığı bölgelerden milyonlarca dünya vatandaşı, sınırları çiğneyip, tel örgüleri aşıp göç etmekteler. Suriye, Irak, Libya, Afganistan, Pakistan, Afrika kıtası yani yoksulluğun, savaşın ve sömürülenlerin diyarlarından ‘muasır medeniyetler beşiklerine’ ulaşmak için büyük denizleri aşıyor, yüz binlerce kilometre yol kat ediyorlar.

ABD, AB, Rusya ve diğer tüm sömürücü devletler insan hakları konusunda her daim ikiyüzlü davranmışlardır. Mülteciler konusunda da ikiyüzlü davranıyorlar. Mültecileri uluslar arası ilişkilerinde pazarlık konusu yapan AB’li sömürücüler, milyonlarca mültecinin ülkesini sömürüp savaşları kızıştırdıkları yetmiyormuş gibi dünya insan hakları tarihine kara bir leke olarak geçecek  ‘mülteci antlaşması imzaladılar.

Türkiye’de de durum farklı değil. Suriye’den gelen son göçle ülkemizin dillere destan ‘misafirperverliği’ camii önlerinden AVM önlerine, sanayi havzalarından tarım alanlarına, mahallelerden okullara muazzam bir ‘tahammül’ ile kendini gösterdi. Suriyeli genç kadınları ‘satın alıp’ ikinci üçüncü eş olarak evlenerek tüm dünyaya ‘insanlık dersi’ veren, 20-30 TL’ye seks kölesi haline getirerek ‘ahlak’ timsali kesilen Anadolu erkeği tüm dünyaya misafirperverliğin en iyi örneklerini gösteriyor. Suriyeli ‘baldırı çıplaklara’ yaklaşım oldukça dışlayacı. Tabi bunun başlıca nedenlerden biri de iktidardaki İslamcı parti olan AKP’nin mültecileri iç-dış politika malzemesi olarak kullanması, ülkemiz diğer halklarının, yanlış bir algıyla, ülkedeki yoksulluğun ve diğer birçok sorunun nedeni olarak mültecileri hedef tahtasına koyması olarak sayabiliriz. Aslında bu algı sermaye sahibi yani özce zengin sınıfın işine geliyor. Bu zıtlaşmadan yararlanarak, yani emekçileri bölerek düşük iş gücü piyasasının gelişmesini kullanıyor. Sokakta gördüğümüzde tiksinerek veya öfkeyle baktığımız mültecilere karşı esasta ırkçı hezeyanlar beslediğimizin ve sosyal dışlamanın/dışlanmanın merkezi olduğumuzu sanırım henüz fark etmiş değiliz.

Ülkemizde mülteci hakları savunusuna sosyalistlerin öncülük etmesi gerektiğini düşünüyorum. Sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz bir dünya yaratmak isteyenlerin sınır tellerinin öbür yakasından gelen insanlara karşı duyarsız kalması doğru olmaz. Sosyalistler ülkemiz işçi sınıfına dahil olan mültecilere yönelik politika geliştirmesi gerekiyor. Sosyal dışlanmadan emek sömürüsüne karşı mücadeleye, eğitim hakkından anadilde öğrenim hakkına, kadın haklarından çocuk haklarına mülteci haklarını da politik mücadelenin bir parçası haline getirmeli. Zaten insanlığın sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz bir dünya hayali tel örgülere hapsedilemez.        Dünya vatandaşı kavramını sık kullanmak gerektiğini düşünüyorum. Halklar arasında çizilen yapay sınırlara göre mi belirlenecek yaşam hakkı? Buna kim karar veriyor: 



ŞENOL
20.06.2016

Bir Metro Yolculuğunun İç Konuşması

            Sırtında hurdayla dolu bir torba ile metroya bindi. Köşede kendine bir yer buldu. Gözleri kan çanağı, kapanmak üzere, 50’li yaşlarda. Kim bilir nerede bıraktı son gözleyenini. İhtiyar amca. Ayaklarında çöpten bulduğu bir ayakkabı, kafasındaki bere kirli, kamburu çıkmış, yer çekimine yenik düşmüş bedeni. Kimseye bakmıyor. Çantasından bir köy ekmeği, buralarda bazlama diyorlar, çıkarıp yedi kuru kuru, gırtlağını zorlaya zorlaya. Metronun gelir düzeyi sana uygun değil amca. Çoğu akademisyen, öğrenci, memur… Alışmamışlar sana. Kimi ek ödeneğini, kimi doktora tezini, kimi tatile nereye gitmesi gerektiğini düşünüyor. Belki birileri resmini çekip iyi bir ajitasyon da çekebilir sosyal medyada. Sosyal sermayesi büyük bu tür paylaşımların.

            Çaprazında ise ben, zatıaliniz. Kafada bir milyon soru. Amca üzerinden sosyal bir analiz yapıyorum. Kaç milyonsunuz amca, gerçekten devrim yapabileceğiz mi sizinle? Haberin var mı seni kurtaracak düşünceden? Sen gelmezsen nasıl yaparız amca? Nerde çocukların? Var mı kimin kimsen? Onlar da mı destek vermez. Peki sen, tam karşımda annesiyle oturan, amcanın kuru ekmeği çıkarmasıyla birlikte anasıyla ağlayan güzel kadın, sen, sende mi yoksun bu kavgada. Zorunuza mı gitti, kuru ekmek, kanlı bir çift göz, kirli-yırtık elbiseler. Neden ağlıyorsunuz? İlk defa mı gördünüz kuru ekmeğe muhtaç kamburu çıkmış bir ihtiyar? Milyonlar var hâlbuki. Bu ülkede milyonlar var. Dünyada ise milyarı geçkin… Gözyaşlarınız öfkeye, öfkeniz bilince ne zaman dönecek? Bir cevap verin! Neden cevap vermiyorsunuz? Amca! Güzel kadın! Kadının annesi! Cevap versenize! Kader mi diyeceksiniz yoksulluğa, yokluğa, savaşa. Ne zaman bozacaksınız bu kör suskunluğu.

Amca indi metrodan. Amca topallıyor. Zar zor yürüyor. Sırtındaki yük ağır geliyor.  Kim bilir hangi barakaya doğru yol alıyor.

Kendi kendime içten konuşuyormuşum meğer. Kimsenin cevap vermemesi ondan. Ana-kız da bir sonraki durakta indi. Güzel hatun. Bu konuşmalar neye alamet? Kafayı sıyırttık iyice. Ne yapmalı, nasıl yapmalı soruları kafamda, net olmayan cevaplar karşısında. Nerede eksik yapıyoruz…

“Son istasyon Kızılay”. Neyse ben de ineyim…
Şenol

24.04.2016

Bir Sayıklama Denemesi



“Benim halim, memleketin hali” demiş Can Yücel. Son aylarda sistemli ölüm haberleri ile güne başlıyoruz. Kimisi terör diyor kimisi direniş, kimisi katliam diyor kimisi ‘ohh’ olmuş, kimisi saraylar için ölüyor kimisi halkı için… Kan kokan ülke toprakları ya çok daha aydınlık bir geleceğe gebe ya da daha karanlık. Her halükarda hiçbir şey eski gibi olmayacak bu çok belli. Umarım ki adil, eşit, özgür, sömürüsüz, savaşsız bir geleceği biz göremesek de geleceğe armağan edebiliriz. Kolay değil bu temennilerin gerçekleşmesi, ağır bedelleri var.

Dedik ya ülkenin hali bizim halimiz. Lakin toplumun psikolojisinden bağımsız değiliz. Her halükarda etkileniyoruz. Evde, işte, okulda, sokakta… Belki hali vaktimizi anlatan bir gün tablosu çizersek daha anlaşılmış oluruz:

Sabah

-Akıllı telefonu eline al, facebook’a gir, twitter’a gir. Siyasetçi kaynıyor 7’den 70’e.

-Haber sitelerine gir. İki aşamalı tabi; bir yandaş medya bir muhalif medya… Yandaş medya:Reis, başkan, hükümet, muhalefet, ‘teröristler imha edildi’… Baş sayfa artık benim de terörist olduğumu yazmış, güzel. Muhalif medya: Cizre’de yeni cenazeler, Sur’da bodrumda mahsur kalan siviller, bilmem kimin Cizre raporu, Sur raporu. Güzelmiş ölürken tek adım atılmaz, öldüğünde herkes seferber olur. Ortak manşet: Ankara’da patlama, ölüler yararlılar… Yine kıl payı kurtulduk ölümden ama yaklaşıyor galiba her geçen gün. Ülkede tek parça ölmek bile büyük bir marifet.

-Yataktan çık, elini yüzünü yıka, havaya bak (güzel), berber abiye selam ver, bağlamacı da iyi insandır ona da selam ver, öbür berber sinir herifin teki boşver, ona selam verme.

-Durağa geç. Onbeş dakika oldu, hala gelmedi otobüs. Evet, gelende az da olsa yer var. “Nerde kaldı otobüs?” “Bu koyunlara az bile, oy vermeseydiniz?” “Kim verdi oy?”. Şoför içten bir küfür atıyor , belli: “Pis solcular, bölücüler az bile size…” Tam kart, öğrenci bayan, öğrenci bay, 65 yaş, 61 yaş, 65 yaş, 65 yaş… “Arkaya doğru ilerleyin kardeşim.”

-Otobüsten in. Bahar gelmiş, kokoş kıyafetlerini giyinmiş kadınlar. Eril zihniyet işte, tövbe tövbe… İş-güç millet koştur koştur. Ankara: iki gün önce bomba patlayan yer Güvenpark. İnsanlar tedirgin, güvenlik önlemleri ‘kırmızı alarm’ seviyesinde. Polisler, sivil polisler, eller tetikte. Gözler ‘terörist’ arıyor. Medya silahsız teröristlerden bahsetmişti, acaba bende mi teröristim. Hem silahım da yok.

İş

-Bilgisayarı aç, bir çay söyle, maillere bak/cevap ver. Yazman gerekenleri yaz. Tam bir beyaz yakalıya yakışır çalışma temposu. Köşe yazılarına bak, yorumla, küfür et: alçak herif, yandaş dalkavuk, revizyonist köpek, koltuk sevdalısı zübük, dönek, faşist, gerici…

-Öğle yemeğinde ne var acaba? Hızlıca ye yemeği yine. Tekrar odana çık.

-Biraz kitap oku. İnternette iyice aptallaştın. Güzel yazmış yazan ama hikâyenin neresinde yazar? Siyasi gazete vakti: Acaba bunları yazan inanarak mı yazıyor yoksa bir sonraki sayıya yazı olsun diye mi? Önemli bir konu bu. Çünkü bayağı yükseklerden konuşuyor abimiz.

Akşam

-Mesai bitti. Yola koyulma vakti. Acaba buradan gidersem ölmeme ihtimalim nedir? Bomba patlar mı şurada? Riskli bölgelerden uzak durmak gerek, en iyisi ara sokaklardan yürümek, biraz ana-baba sözü dinlemek gerek. Böyle mi yaşayacağız artık? Hayır. Bildiğimiz yoldan yürüyelim, korkunun ecele faydası yok.

-Basın açıklaması var. Neyi kınayacağız bugün? Bilmiyorum. Neyse bugün de duyarlılık mesajımızı verdik, sloganımızı attık, biraz rahatladık.

-Sevgiliye mesaj at, ara. Birinin seni seviyor olması güzel, senin de onu. Güzel de kadın hem.

-Anne-babaya rapor ver: iyiyim, eve geçiyorum.

-Derneğe uğra. Tartış, biraz da dedikodu iyi oluyor. O bunu yapmış, o şunu niye yapmamış…

-Bir dürüm ye. Evde kim yemek yapacak. …

Akşam Ev

-Eve geç. Akıllı telefon vakti… Facebook vazgeçilmez artık. Bak nereye gitmiş millet, arkadaş yediği güzel pasta fotoğrafını paylaşmazsa olmaz. Diğer arkadaş yoksul, imrenmiştir şimdi. Günde elli lira kazansa dünyalar onun… Öbürünün pastası ise elli liradan fazla. Twitter: birkaç bilge laf etmek gerekiyor. Ya yazıyoruz da devlet büyükleri bize de dava açmasınlar?

-Sıra gazete, dergi, kitap vakti… Gazete bayağı esmiş gürlemiş. Köşe yazıları afili. Hocam peki siz bu işin neresindesiniz? Biraz da kitap. Roman okumak iyi geliyor. Farklı dünyaları ziyaret ediyorsunuz.

-Yatak vakti… Acaba bugün baskın olur mu? Birden fazla ‘örgüte üye olma’ iddiasıyla da suçlayabilirler. Sonra, sonra potansiyel ‘silahsız bir teröristim’ zaten… Öyle yaa artık ülkede silahsız terörist avları başlar yakında. Ne gerek silahsız terörist olmak için: Okumak, düşünmek, eleştirmek, muhalif olmak, makul şüpheli olmak, hükümete küfür etmek, insanları kendi fikirlerim doğrultusunda örgütlemeye/ ikna etmeye çalışmak… Evet adamlar haklı bence.

-Sevgiliye iyi geceler mesajı…

-Bu yazdıklarım acaba suç teşkil ediyor mu? Ulan dertsiz başımıza dert alacağız.…İşin şakası bir yana yazmak, konuşmak hatta bağırmak gerek korkusuzca. Anne karnında bebeklerin öldüğü, bedenlerin paletlerle ezildiği bu ülkede işsiz kalmaktan, tutuklanmaktan mı korkacağız? Evet, biraz korkuyoruz  belki ama yine de mücadele etmek gerek.

Yazdıklarımın biçimi Ferit Edgü’nün Hakkari’de Bir Mevsim kitabına benziyor. Demek ki iyi etkilemiş beni. Güzel kitap. Bence mutlaka okuyun.

Şenol
19.03.2016