Mülteci Düşmanlığının Kökleri

Suriye iç savaşının başlamasıyla birlikte coğrafyamız özellikle Suriyelilerin yoğun bir göçüne maruz kaldı. Uzun yıllardır Afganistan, Pakistan ve Afrika ülkelerinden gelen göçün geçiş güzergahı olan Türkiye, Ortadoğu’daki iç çatışmalar nedeniyle göçün hedef ülkesi de olmuş durumda.

            Yoğun göç hareketleri beraberinde mülteci karşıtlığını pekiştiriyor. AB ülkelerinde mülteci düşmanlığı sağ partilerin destek oranlarının yükselmesine neden oldu. Hatta Fransa ve Hollanda gibi ülkelerde aşırı sağ hiç olmadığı kadar büyük bir ivme kazandı. Türkiye’de de hemen hemen birçok kesim ve görüşten insan yoğun bir mülteci karşıtlığı, daha vahimi mülteci düşmanlığına sürüklenmiş durumda.

            Ülkedeki yoksulluğun faturasının mültecilere kesilmesi kolaycılığı hemen hemen tüm dünyada yaygın bir sığınak. ABD’de Meksikalılar, Avrupa’da Afrikalılar, Türkiye’de Suriyeliler, başka bir ülke başka mülteciler… Bu kolaycılığın iki yönlü yanı var. Birincisi yanı; iktidarları besliyor. Dedikleri şu; biz aslında halkımız için birçok iyi şey yapmak istiyoruz, ancak mülteciler bunların önünde engel, kaynakların önemli bir kısmını bunlara ayırıyoruz. Bu bir aldatmaca. Çünkü mültecilerin büyük çoğunluğu oldukça zor yaşam koşullarına sahipler. Bununla birlikte ucuz iş gücü piyasası olarak gittikleri ülkede asgari ücretlerin dahi altında çalışmaya maruz bırakılıyorlar. İkinci yanı ise yerel halkla ilgili (yerel halk kavramını kullanmak doğru mu emin değilim, mülteci olmayan halk da diyebiliriz.) Medya, muhalefet ve iktidarın yarattığı veya dayattığı algıyla halkın büyük çoğunluğu yaşadıkları yoksulluğun asıl nedenleri görmüyor ya da görmek istemiyor. Yoksulluğu gerçek sebeplerini göz ardı ediyor. Bir başka neden olarak da gerçeği bilmesine rağmen siyasi bir tavır olarak mülteci karşıtlığını kuşanıyor.

Türkiye’de Mülteci Düşmanlığı

            Türkiye’de mülteci düşmanlığının birden fazla nedeni var. Esasta mülteci karşıtlığının buluştuğu veya dayanak hale getirildiği nokta Suriye ve Suriyeliler. Suriyeliler gündem olduğunda verilen tepkiyle diğer mültecilere verilen tepki esasta aynı değil. Suriyelilere yönelik daha sert refleksler gelişebiliyor. Belki mülteci düşmanlığının alt başlığını Suriyeli düşmanlığını ekleyebiliriz. Toplumun büyük çoğunluğunun, sağcısı ya da solcusunun buluştuğu ve sesli-sessiz ağızbirliği yaptığı konu bu: Suriyeliler.

            Suriyelilere yönelik sol kitlelerde büyük çoğunluğunun selefi-cihadist örgütlerle bağı olduğuna yönelik bir algı mevcut. Bunu söylemek yanlış. Ancak Suriyelilerde bir kitlenin özellikle ÖSO’ya bağlı gruplarla ilişkisi olduğu bir gerçek. Hatta İstanbul’da İslami bazı protestolar dahi yaptılar. Özellikle sol içinde Alevi ve Kürt kitlelerde bu nedenle bir güvenlik kaygısının da hissedildiğini söylemek yanlış olmaz. Suriye merkezli iç çatışmanın coğrafyamızı selefi grupların ikametgâhına çevirdiği, bu grupların sol-sosyalist, Kürt ve Alevilere yönelik düşmanca bir bakışı olduğunu Suriye iç savaşındaki pratiklerinden biliyoruz.

            Muhafazakâr-milliyetçi kesimlerde ise, yakın gelecekte mültecilerin Türk nüfusunu geçeceği yönünde kaygılar mevcut. Milliyetçi siyasetçiler Ümit Özdağ, Sinan Oğan ve son dönemde Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan gibi kişiler bunu açık şekilde ifade etmekteler. Örneğin Kilis’te Suriyelilerin Türkiyeli nüfusu oransal olarak geçtiği bir gerçek. Bu, milliyetçi-ırkçı histeriyle hareket edenler için temel refleks diyebiliriz. Ümit Özdağ, lideri olduğu yeni bir parti olan Zafer Partisi’nin tanıtımında ‘Sadece Türk işçiye, Türk esnafa, Türk patrona iş-aş verilecek’ tarzı kurduğu cümlelerle bunu tekrar etmiştir.

Afgan Mülteci Göçü ve Altındağ Saldırısı

            Son dönemde Afganistan merkezli göç hareketliliği, sığınmacı ve mültecilik tartışmalarını tekrar alevlendirdi. Ana akım medyanın reyting potansiyeli büyük bu sorunı, tartışma konusu yapması ve olumsuz anlamda canlı tutması toplumda var olan gerilimleri arttırdı. Bir anda sığınmacıları ve mültecileri hedef haline getiren, haber ve paylaşımlar peşi sıra ortaya sürüldü. Popülist siyaset ve izlenme kaygısı uğruna yapılan bu propagandanın karşılığı olarak Ankara Altındağ’da Suriyelilere yönelik organize bir ırkçı saldırı gerçekleşti.

            Coğrafyamız 6-7 Eylül Pogromu, Maraş ve Sivas Katliamları gibi olumsuz ve acı bir hafızaya sahip. Yine hafızamızın bize sürekli olarak hatırlattığı şey; bu tür saldırıların sadece ‘üzerine vazife edinmiş’ veya ‘milli duyguları kabarmış’ ‘makul vatandaşların’ işi olmadığıdır… Bu nedenle özellikle son dönemde arttırılan sığınmacı-mülteci düşmanlığına karşı özel bir toplumsal uyanıklık gerekiyor. Savaştan kaçan insanların, evlerini ve dükkânlarının taşlamanın, yağmanın, tacizin hiçbir izah edilir yanı bulunmuyor. Bu, açıktan ırkçılık olarak mahkûm edilmeli ve buna taviz verilmemeli.

Sonuç Yerine Önerme

            Sığınmacı ve mülteciler konusunda tozpembe bir tablo ortaya koymak doğru olmaz. Türkiye’ye yönelik bu derece kontrolsüz, denetimsiz bir göçün yaratacağı çatışma risklerini görmezden gelmek imkânsız elbet. Bu nedenle sığınmacılara-mültecilere yönelik sosyal politikaları sadece sosyal yardımlarla sınırlandırmak doğru bir politik yaklaşımı ifade etmiyor. Mültecilik politikalarında başta mülteci örgütlenmeleri, STK’ları, demokratik kitle örgütleri gibi paydaşlarla ortak hareket edilmeli. Sosyal, siyasal, psikolojik ve ekonomik çalışmaları çoğulcu bir yaklaşım ele almak ve sorunun çözümü için hak temelli bir yaklaşımın benimsenmesi gerekiyor.

            Farklı inanç, millet ve kimliklere yönelik tahammül toplumumuzda her geçen gün azalıyor. Altındağ saldırısı hafızlarımızda olumsuz hatıraları gün yüzüne çıkardı. Bu sadece bir his değil gerçek yaşamda her gün karşı karşıya kaldığımız/ kalacağımız bir risk. Tam da burada coğrafyamız halkları öfkelerini sığınmacılar-mülteciler yerine bu sorunu ortaya çıkaran nedenlere ve egemen güçlere yönlendirmeleri; gerçek sorumlularla karşı karşıya gelmeyi ve onlarla mücadele etme cesaretini göstermeleri gerekiyor.

            Günlük yaşamda sıradan bir dille kurduğumuz cümlelerin dahi neleri ve hangi anlayışları beslediğine-güçlendirdiğine dikkat etmek durumundayız. Ve her şeyden önce farklı diller ve kültürlerle yaşamayı öğrenmek ve buna tahammül etmek zorundayız.

Şenol

03.09.2021

Yorum bırakın